Tarık buğra – küçük ağa özeti

A. Küçük Ağa ve Küçük Ağa Ankara’da Romanlarının Değerlendirilmesi

1. Küçük Ağa Romanının Özeti
1.Dünya savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun mağlubiyeti ile sonuçlanmış ve ordularımız bu mağlubiyetin sonucunda terhis edilmiştir. İstanbul’da da dahil olmak üzere vatanın önemli merkezleri işgal altındadır. Can ve mal güvenliği kalmamış. Devlet ve milletinde birbiriyle bağları kopma noktasındadır.

1918 yılında Salih gazi olarak memleketine Akşehir’e gelir. Ne Salih’in Akşehir’den nede Akşehir’in çolak Salih’ten farkı vardır. Her ikisi’de savaşın verdiği bir enkazdır. Onu ilk karşılayan çocukluk arkadaşı Niko olmuştur. Niko Salih’e yakınlık gösterir fakat o artık eski arkadaşı değildir. Amacı Salih’i kendisine bağlamak, kendisinden her zaman üstün gördüğü Salih’i ezmek, azınlık psikolojisiyle intikam almaktır. İstanbul’un Fatih medresesinde öğrenci olan İstanbullu hoca on yedi yaşındadır. O zamanlar bile kişiliği ile vaizlerdeki sesi ile insanı etkileyişi, akıllılığı, sağlam mantığı ile üzerine çekmişti.

Asıl adı Mehmet Erşit olan İstanbullu hoca 1919 yılında Dahiliye Nezareti tarafından padişaha bağlılığının artırılması ve sağlamlaştırılması, Kuva-yi Milliye çalışmalarını önlemesi için Akşehir’e gönderilir. Ancak o daha gitmeden ünü Akşehir’e gelmiştir.Akşehir İstanbul’dan bir hocanın gönderileceği haberini alınca; ismini de bilmedikleri için İstanbullu hoca demişler ve adı İstanbullu hoca kalmıştır. Gelir gelmez dikkatleri üzerine çeken Mehmet Reşit Efendi, geldikten sonra kasabanın güzel kızı Emine ile evlenir.

Bu arada Salih bir akşam Niko’nun yanına gider.Rumlar meyhanesinde bir toplantı yapılmaktadır. Salih bu toplantıya şahit olur.Duydukları ve gördükleri karşısında hayrete düşer. Ele başları bir papazdır ve en gönüllüleri de Niko’dur. Pontus Rum devletinin planlarını yaptığını öğrenen çolak Salih düşmanın sadece itilaf devletleri değil azınlıklara da harp halinde olduğumuzu anlayınca bunu hırs yaparak, sağ eli olmamasına rağmen sol eliyle silah kullanmak için çalışmalara başlar.Bu hırs ve kızgınlıkla o artık sol eliyle çok iyi silah kullanmaktadır.Kuva-yi Milliye ye katılır ve ülke genelinde savaşın verdiği gerginlikle Yunanlılar Anadolu’nun içlerine ilerlemektedir. Çolak Salih kolunun olmamasının kuva-yi milliye için engel teşkil ettiğini anlamıştır. Kuva-yi Milliye ye Akşehir’de Doktor Haydar Bey eşlik etmektedir.uzun bir süredir İstanbullu Hocanın yaptıklarından da rahatsızlık duymaktadırlar.Öyle güzel vasıflara sahip bir insanı da aralarında görmek de istemektedirler. Hoca ise hep onların karşısında yer almış,tek başına bir güç olarak halkın uzun bir süre İstanbul’a bağlı kalmasını sağlamıştır.bundan dolayı Kuva-yi Milliye ye Adana, Gaziantep, Maraş’tan sonra Konya katılmasına rağmen, Akşehir çok daha sonra katılmıştır. İstanbullu Hoca Kuva-yi milliye n in gelişme ve genişlemesine engel olmuş ve milletin birleşmesi gecikmiştir.Bütün bunlardan sonra İstanbullu Hoca için Ankara dan “vur emri” çıkartılır.O da doğum yapmak üzere olan hanımını bırakmak zorunda kalır ve kaçar.Çakır sarayı çetesine sığınarak Yaka Saray Köyüne yerleşir. Sarıklarını çıkarmış, sakallarını keşmiş; onların yerine yün kuşak takmış, saltası da belinde fişeğiyle Küçük Ağa olmuş ve yaşamını sürdürmeye çalışmıştır.Burada bir ay kaldıktan sonra ,burada iken bir oğlu olduğunu ,adını da Mehmet koyduklarını öğrenir. Küçük ağa olarak yeni kimliğini ve kişiliğine de bu süre içinde alışmıştır. Artık o iyi bir binici, çok keskin bir nişancı, yiğit ,kıvrak manevra ve mantığıyla yani bir insan olmuştur.Küçük Ağadır.

Kuva-yı Milliyeciler horanın İstanbul’a kaçtığını düşünürler, Hoca’nın peşine düşeler ve hoca yı bulurlar.baskın düzenleseler bile yakalayamazlar. Hoca onlardan önce 15 adamı ile birlikte, bir hafta önce orayı terk eder. Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Beyin çetesine müfrezenin başına getirilir. Akşehir’dekiler Hoca yı yakalamak için bu sefer birinci dünya Savaşı’nda sağ kolunu kaybetmiş olan Çolak Salih’i görevlendirirler. Uzun ,zor arama ve araştırmaların sonunda hoca yı bulur.Fakat karşısında çok farklı birini gören Çolak Salih, belli bir zaman geçtikten sonra onunda vatan,millet ve cihat anlayışlarının farkına varır. İşte o zaman Hocanın destekçisi olarak yanında kalır. Hoca ,Çolak Salih ve arkadaşları Kuva-yi milliye yi ve vatanın kurtuluşunu engellemeye çalışan kişilerle gurupları saf dışı etmeye koyulurlar.

Romanın sonunda yapılan mücadelede küçük Ağa sağ kolundan vurular yaralanır.

2. Küçük Ağa Ankara’da Romanının Özeti

Küçük ağanın bundan bir kaç yıl öncedeki İstanbullu hocası olduğunu, Akşehirlilerin bir kısmı çolak Salih Akşehir’e döndüğü zaman öğrenirler. Hocanın vurulduğunu ve öldüğünü düşünen Emine, kendisinden çok yaşlı birisiyle evlendirilir. Emine uzun geceler boyunca yapayalnız İstanbullu Hocanın gelmesini beklemiştir. Küçük Mehmet ise babasının yüzünü bir kez olsun görememiştir. Onun vurulduğu haberini alan Emine yaşlı ve bezgin çarıkçı Hasanla evlendirilir. Salih bu gerçeği öğrendiği zaman, kalmanın bir anlamı olmadığını düşünerek kaçar gider. Salih gittikten sonra Ali Emmiyi toprağa erirler.

Öbür tarafta küçük ağa, Tevfik bey kadar Ağabeysi Çerkez Ethem’inde güvenini ve taktirini kazanmıştır. Çerkez Ethem garp cephesi Komutanı’na çok kızmış ve büyük bir ihanet hazırlığı içine girmiştir. Amacı Kütahya ya geçerek istedikleri kabul edilmezse oradan Ankara ya yürüyecektir. Küçük Ağa durumun kritikliğini anlamış en büyük savaş hilesini oynamaya karar vermiştir. Hem kendisini hem de içinde bulunduğu dava hem de milli zafer açısından son derece tehlikeli bir hiledir.Küçük Ağa ve milli mücadelenin sonu olabilecek boyuttadır. Son büyük oyunu oynama zamanıdır. İşe Çerkez Ethem’in uğrayacağı darbeyi mümkün olduğunca çökertmek ve zayıflatmaya çalışmakla başlar. Bunun içinde onun çökerlerini içten içe büker. Çerkez Ethem kuvvetlerinin yarısı teslim olur. Kuva-yi Milliye’nin tarafına geçeler. Böylece Küçük Ağanın ihanet olarak düşündüğü oyun bozularak zafer sağlanmıştır.

Küçük Ağa önce Alayunt ‘a sonra da Ankara’ya gider. Doktor Haydar Bey , Küçük Ağa yı M.Akif ve Hasan Basri Beylere götürür. Ankara’ya gelen ve onlarla karşılaşan Küçük Ağa davranışlarında ve fedakarlıklarında ne kadar haklı olduğunu bir kez daha anlar.

Küçük Ağa bu arada bir tek konuda kararsızlık içindedir. Akşehir’e gidip gitmemem konusunda kararsızdır. Üstelik Çolak Salih’ten de bir haber gelmiştir. Başka çaresi kalmayınca Akşehir’e karısını ve oğlunu görmeye, Akşehir’e gitmeye karar verir. Daha gelir gelmez karısının başka birisiyle evlendiğini öğrenir. Oğlunu görür, tanışır, onunla arkadaş olur. Mehmet babası olduğunu bilmeden bu adamı sevmektedir. Emine uzun zamandır hastadır. Bir Cuma sabahı vefat eder. Emine nin toprağa verildiği akşam, Küçük Ağa Ankara’ya doğru yola çıkar. Onun bundan sonraki hayatında hüzün hakindir, kurtuluş ve kurtuluş günlerinin önde gelen insanlarının biri olarak karşımıza çıkar.

B. Küçük Ağa ve Küçük Ağa Romanlarında Milli Mücadelenin İncelenmesi

Romanda İstanbullu Hocanın İstanbul’dan Akşehir’e gelişi ve yaşadıkları anlatılırken Kurtuluş Savaşı, Anadolu’nun hali de gözler önüne serilir.

Kimi kaynaklarda İstanbul‘lu hocanın 18 yaşındayken Akşehir‘e geldiği, kimi kaynaklarda ise 21 yaşında Akşehir‘e geldiği yazılıdır.Eser hakkında yazılan yazılarda bu anlamda zıtlıklar vardır.

Eserde hilāfet ve padişāh yanlısı bir insanın, bu kişiliğinden koparak küçük ağa haline gelişi anlatılır.Anlatılırken de kukayı milliye‘nin bilinmeyen yönlerine açıklık getirilmesi bakımından önemlidir. Bunlar anlatılırken Hoca‘nın iç yaşantısındaki tezatlık ve çatışmalara yer vermesiyle de halkın psikolojik durumuna ışık tutar.

T.Buğra konulara göre bir dil ve üslubu kullanmış, teknik hatalarının ürünü keserek canlı bir şekilde, gözler önünde net canlandırılabilecek tasvirlere yer vermiştir. Yöresel bir dil kullanması esere ayrı bir samimiyet ve sıcaklık katar. Karaktere baktığımız zaman kişilere karşı hiç yabancılık çekilmemektedir. Kahramanlar ve davranışlardaki özellikler hep çevremizdeki kişilerden özellikler taşır. Eseri okurken sanki yakınlarınızdan birini görür gibi olursunuz. Bu da onun halk açısından ele alışının boyutunu göstermeye çalıştığını gösterir.

Bu iki eser Türk Milletinin bağımsızlık mücadelesini anlatan romanların içinde tarihi gerçeklere en uygun olanları dır. 1928-1946 yıları arasında yayınlanmış olmasına rağmen: 1918-1923 yılları arasındaki olayları ve kişileri etkili ve gerçek bir üslupla anlatır. İki romanda teknik bakımdan da mekan ve zaman tasvirleri bakımından da diğer milli mücadele dönemini anlatan eserlere nazaran karşılaştırıldığında daha başarılı bulunmuştur.

Türk Yunan harbinin karşılıları çetin zorlukları, Anadolu‘nun maddi- manevi kayıpları, din ve bağımsızlık mücadelesi bu karışık durumda bile soruları, insanların büyük fedakarlıklarla nerden vazgeçtikleri , itilaf devletlerinin işgal etmelerinin yanı sıra, halkın canına, malına, namusuna yönelik saldırıları: hükümetin ise bu durum karşısında kayıtsız kalmasını, tepkisizliği yani yazarın tüm Anadolu geçeğini küçük bir kasaba çevresinde genellemesi karşımıza çıkmaktadır. Yani Anadolu çevresinde yazara göre realizm ile romantizm arası bir rüzgar esmektedir. Tarihi gerçekler anlatılmaya çalışırken: kişilerin iç dünyasına yer vermesi esere yayılmış bir şekilde ince bir romantizm vardır. Kurtuluş savaşının anlatan eserlerden farklı olan yanları bakımından ayrılan bu iki eser, bu dönemi üç ana unsur tarafından toplaması bakımından önemlidir. Eser 1918-1923 yıllarına din, millet ve vatan üçlüsü tarafında inceler. Şu ana kadar anlatan eserler arasında din unsuruna fazla yer verilmemiştir. T. Buğra bu iki eserinde de din unsuruna yer vererek gündeme gelmiştir. Diğer bir fark ise şu ana kadar anlatılan eserlerde yönetimin ve savaş sonrasının daha çok anlatılmasına karşın; her iki eserde de halkın ve milletin durumu anlatılır. Gerçek ve yakın tarihi anlatmasından dolayı eserde pek hüküm ve yargılara rastlanmaz. Yazar adeta hüküm vermekten kaçınmıştır. Okuduğunuz zaman belki yazarın bile fark edemediği tespitlere ulaşabilme özelliğine sahip olan roman; okuyucuya kendi hüküm ve yargılarını verme imkanı da sağlar.

Eserdeki kişiler bir anlamda semboliktir. Romandaki dört ayrı tip (Küçük Ağa, Ali Emmi, Çolak Salih, Ağır Ceza Reisi ) Türk milletinin farklı farklı unsurlarını ifade ederler. Küçük Ağa milli mücadeleyi kazandıran unsurlardan biri olan din adamlarını temsil eder. Çolak Salih ve Ağır Ceza Reisi Türk halkını ve özelliklerini temsil eder. Ali Emmi ise sabır ve sükunu ile mücadelenin “millet” unsurunu temsil eder.

Her eser yazarın hayatından bir şeyler taşır. Yazarlar bir şekilde yaşadıklarını eserlerine yansıtırlar. T. Buğra da her yazar gibi yaşantısını bu esere taşımış ve yansıtmıştır.kendisi 1918 yılında Akşehir de doğmuştur. Romanın yer ve mekanı da Akşehir’dir. Yazar kurtuluş savaşın yıllarını yaşamış ve görmüştür. Bunların izleri de eserde görülür. Yazarın babası Ağar Ceza Reisidir. Romandaki Ağır Ceza Reisi de yazarın babasının karakteristik özelliklerinin verildiği karakterdir. Din unsurunun eserde yer almasında yazarın annesi Nemika hanımın etkisi vardır. Tarikata bağlı olan Nemika hanım, din, tasavvuf ve tarikat kurallarına sıkı sıkıya bağlı bir kişidir. Türk-İslam sentezi esere güzel bir şekilde dağıtılır. Asi bir karaktere sahip olan yazar bu özelliğini Küçük Ağa da gösterir. İkisi de asi ve dik başlıdır.

Osmanlı’nın altı yüzyıllık bir döneminden sonraki yıkılışı, imparatorluğun sona ermesinin ardından yeni bir Türk devletinin kurulma aşamaları anlatılır. Bu trajedi eserde şu şekilde anlatılmaktadır:

“Bu millet her zaman olduğu gibi o devirde de artan sevgisine, devlet şuurunu dini ile iç içe duyardı. Her savaş bir “cihat” olagelmişti. Vatan, millet sembolleri din sembolü ile birleşiyordu. Bir tek bayrakta üç kutsallık, bu milletin kaderi, bu milletin ta kendisi, yüzyıllar boyunca işte bu bayraktı. Ve bu bayrağı halife-i rüy-i zemin, şah-ı cihan açardı. Tahtlar, taçlar devirmek, ülkeye ülkeler katmak için açardı. Hayatı bu gelecek düzenlerdi. Ancak bu gelenekle var olabileceğine inanan bu millet, bir gün bir başka bayrak altına çağrıldı. Bayrak bir başka bayrak, kaynağı açan el bir başka eldi. Fakat bu bayrakta ata ocağı için diyor, vatan için diyordu. Kurtuluş ümidi altı asırlık yaşama geleneğinin karşısın da idi. Hiçbir milletin tarihi böyle bir çelişme görmemiştir. Bu çelişme de yolu seçmek bir fazilet işi olmaktan çıkıyor.” (A. Kabaklı, Türk Edebiyatı, s.727-728)

T. Buğra, Küçük Ağa romanının kahramanı ile Osmanlı Devleti arasında gizli bir bağlantı kurmuştur. İstanbullu Hoca hakkında “vur emri” çıkınca kaçmak zorunda kalmış ve kimliğini de değiştirerek Küçük Ağa olmuştur. Romanın sonunda belirlenen zafer umudu imparatorluğun yıkılmasıyla sonuçlanır, böylece 600 yıllık koskoca bir tarihte sona ermiştir. Küçük Ağa da tam her şeyin bittiğini düşünürken, Emine ve oğlu Mehmet’e kavuşacağını Emine’nin köyden yaşlı biriyle evlendirildiğini öğrenir. Daha sonraları Emine’ye yaşadıkları ağır gelerek hastalanır. Küçük Ağa oğlu ve Emine’yi almak için Akşehir’e geldiğinde Emine’nin ölümüyle karşılaşır. Tam kazandığını düşünürken, umutla gelen hoca umutlarının kırılmasıyla karşı karşıya kalır. Görüldüğü gibi devletle kahraman birbirlerine benzetilerek, sonları da benzetilmiş nitekim aynı şekilde sonuçlanmıştır.

Eserde millet unsuruna yer verildiği, her kesimden insana rastlanılabilmesinden anlaşılmaktadır. Aydın, cahil, uluslu devlet olmanın verdiği azınlık, köylüsü, yaşlısı, genci, gazisi, çok yönlü insanlardan oluşan bir romandır. Ancak romanda dikkat çeken bir unsur ise yazarın Anadolu’nun fedakar kadınlarına, analarına pek yer vermemesidir. Yeri gelmiş cephelerde, yeri gelmiş başka başka mekanlarda ve yeri geldiğinde de kadın olduğunu unutan bu vatanın analarına, bacılarına, kadınlarına değinmemesi bence yazarın eserinde büyük eksiklik teşkil etmektedir.

Duygulu ve hassas bir üslupla cesaret altında kalmayan Türk Milleti’nin en güzel örneği olan Kuvayı Milliye’nin olumlu ve olumsuz çabaları objektif olarak verilmeye çalışılmıştır. Her iki eserinde de.

Azınlık konusu Osmanlı ve Türk Milleti’nin başından beri bilinen, diğer ülkelerinde dünde bugünde içişlerimize karışabilmelerini sağlayan bir konu olarak karşımıza sürekli çıkmıştır. Osmanlı Devleti önceden beri yönetim şekli, hoşgörüsü ve adaletiyle yüzyıllarca hüküm sürmüştür. Azınlıklar ise kendi ülkelerinde bile Osmanlı Devleti’nin kendisine sağlayamadığı imkanları bulamamalarına rağmen yinede düşmanla işbirliği yapmışlardır. Küçük Ağa’da da Niko’dan ve onunla ilgili olaylardan bahsedilirken Osmanlı’nın bu azınlık konusuna açıklık getirir. Türk Milleti’nin hem içeride azınlık sorunu ile ve çıkan isyanlarla uğraşıldığı hem de düşmanla mücadelesi yansıtılır.

Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankara’da adlı bu iki eserin başından sonuna kadar milli mücadele dönemi objektif olarak ve tarihi sıraya göre milli mücadele dönemi, Kuvayı Milliye ve azınlık konuları ele alınmıştır. Bunlar anlatılırken de hükümden uzak durmaya çalışan yazar, bunu koskoca bir devletin yıkılışını küçük bir kasaba çevresinde bir dünya kurarak sunar

Bilinir ki Kurtuluş Savaşı çok zor şartlarda, umutsuzluk, çaresizlik ve imkansızlıklar içinde yapılmış bir savaştır. T. Buğra inançlı bir kişiliğe sahip bir insandır. Bu iki eserinde de yazarı bize anlatmak istediği inanç ve inancın insana neler yapıp neler kazandırabileceğidir. İnanmanın insanın hayatındaki önemi her zaman kendini Kurtuluş Savaşı’nda da açık bir şekilde görüldüğü gibi kendini gösterir. Türk Milleti’nin durumu ile düşman devletlerin durumu karşılaştığı zamanda Türklerin bu zaferi kazanmasının imkansız olduğu açıkça görülüyordu. Osmanlı’yı bu savaştan galip çıkartan Türk halkının iman ve inanç gücüydü. T. Buğra bu nedenle milli mücadele dönemini din, millet ve vatan ölçüsü içerisinde incelemiştir.

Etiketler: , , , , , ,

Yorum yazın