Maliye Politikası Nedir – Maliye Politikası Araçları

MALİYE POLİTİKASININ ETKİNLİĞİNE İLİŞKİN TARTIŞMALAR

MALİYE POLİTAKISININ ETKİNLİĞİ
Bir ekonomide,maliye politikasının ekonomik faaliyet düzeyini etkilemede kullanılabileceği veya kullanılması gerektiği ile ilgili ilk sistematik çalışma İngiliz ekonomist John M. Keynes’ in 1936 yılında yayınlanan “Para, Faiz ve İstihdamın Genel Kuramı” isimli kitabıdır. Daha sonra kısa dönemde arz ve talep arasındaki dengeyi sağlamak, uzun dönemde ise yatırımları artırmak, beşeri gücü geliştirmek gibi fonksiyonları gerçekleştirebilmek amacıyla kamu harcamaları ve gelirlerin büyüklük ve bileşiminde düzenleme yapma fikri yaygınlaşan bir görüş olmuştur.
1930’ lu yıllarda ekonomide hüküm süren ekonomik buhranın etkisiyle maliye politikası olarak dikkatler işsizlik sorunlarını üzerinde toplanmış ve eksik istihdamın ortadan kaldırılması amaç olarak benimsenmiştir. Ancak, daha sonraları 2. Dünya Savaşı’ nın başlaması ile işsizlik sorunlarını üzerinde toplanmış ve eksik istihdamın ortadan kaldırılması amaç olarak benimsenmiştir. Ancak, daha sonraları 2. Dünya Savaşı’ nın başlaması ile işsizlik sorunu önemini yitirmiş ve başlıca sorun savaşın finansmanı olmuştur. Bu arada, ekonomik hayatta belirmeye başlayan enflasyonist etkiler de maliye politikasının üzerinde durduğu bir konu olmuştur. Savaşın sona ermesi ile savaşın neden olduğu tahribatın ortadan kaldırılmasına çalışılmış, bu arada geri kalmış ülkelerin kalkınma çabaları ön plana geçmiştir. Diğer bir deyişle, yoksulluğa karşı savaş açılmış, toplumun refahının artırılması konusunda gerekli önlemleri almak için maliye politikasının araçlarından yararlanılmaya başlanmıştır. Günümüzde, ülkelerin karşı karşıya kaldıkları en önemli sorun, enflasyonun hızlanması ve enflasyon ve işsizliğin birlikte ortaya çıkmasıdır. Bu nedenle, son yıllarda devletler artık ekonomik istikrarsızlık ile mücadeleyi ön plana almışlar ve örneğin, enflasyonu ve stagflasyonu önleyici etkin bir araç olarak hangi politikanın, para politikasının mı, yoksa maliye politikasının mı kullanılması gerektiği üzerinde tartışmalar başlatmışlardır. Ancak, günümüzde bu tartışmanın tarafları arasındaki kuramsal farklılıklar iyice belirginleşmiştir.
Günümüzde artık maliye ve para politikalarının sınırlılıkları bilinmekte ve makro düzeyde bu politikaların artık kendi başlarına yeterli olamayacakları savunulmaktadır. Bu nedenle, değişik görüşü benimseyen ekonomistlerin bir konuda birleştikleri görülmektedir. O da, ekonomimizin mikro yapısını daha iyi anlamamız gerektiğidir. 1980’ lerin önemli sorunları, artık hem mikro hem de makroekonomik araçları kullanmayı gerektirmektedir.

KLASİK YAKLAŞIM
Bütün piyasalarda tam rekabet koşullarının geçerli olması, her arzın kendi talebini yaratması, ücret, faiz ve fiyatların esnek olması ve miktar kuramının geçerliliği gibi temel varsayımlar üzerine kurulu olan bir kuramdır. Klasiklere göre; bir ekonomide ekonomik ve sosyal alandaki aksaklıklar geçici ve bunları giderecek yeterli güçler piyasa ekonomisinin yapısı içinde mevcut olduğu için devletin ekonomik ve sosyal amaçlı herhangi bir müdahalede bulunmasının gereksiz olmasıdır. Gerçekten, tam rekabet, ücret ve faiz esnekliği varsayımları gerçekleştiği takdirde devletin ekonomiye müdahalesi hiçbir yarar sağlamayacak aksine ekonominin kendi kendine işleyişini bozacaktır.
Klasik kuramca bu duruma bağlı alarak varılan bir diğer sonuç, devlet faaliyetlerinin temel hizmetlerle sınırlı tutulması, bunun sonucu olarak devlet bütçesinin mümkün olduğu kadar küçük olması ve denk bütçe ilkesinin gerçekleştirilmesidir. Klasik ekonomistler devletin varlığının zorunluluğu olduğunu, devletin kamusal ihtiyaçları karşılamak için birtakım ekonomik kaynaklar kullanacağını, bu kaynakları satın almak için birtakım harcamalar yapacağını ve yapacağı bu harcamaları karşılaması gerektiğini kabul etmişlerdir. Ancak, devlet faaliyetlerinin etkinliğinin çok düşük olduğuna inandıkları için devlet faaliyetleri alanının mümkün olduğunca dar olmasını ve böylece kamu harcamalarını sınırlı tutulmasını istemişlerdir. Kamu harcamaları sınırlı tutulduğu takdirde vergi miktarı bu harcamaları göre ayarlanacak v az olacaktır. Tarafsız maliye, klasiklerin ısrarla savundukları bir görüştür.
Tarafsız maliye: Kamu gelir ve harcamalarının bir ekonomide kişi ve firmalar tarafından alınan ekonomik kararları etkilememesidir ve ekonomik kaynakların optimum olarak kullanıldığı kabulünün bir sonucu olmaktadır. Klasikler ayrıca bütçenin denk olmasını, borçlanmanın mümkün olduğunca sınırlandırılmasını, objektip temellere dayanan düşük oranlı bir vergileme sisteminin uygulanmasını savunmuşlardır. Çünkü, bir yandan, kişisel karar alma sürecinin üstünlüğüne inanmışlardır. Diğer yandan devlete karşı güvensizdirler.
Klasik ekonomistler parayı bir tül, bir perde olarak algılamışlar, yani parasal faktörlerin, reel sektörde olup biten şeylerin görülmesini ve algılanmasını engellediğini , yani önüne perde çektiğini söylemişlerdir. Yani paranın miktar kuramı ile parasal büyüklüklerdeki artışların fiyatlar genel düzeyini artıracağını, reel büyüklüklerle parasal büyüklükler arasında hiçbir bağlantı olmadığını ileri sürmüşlerdir (dikotomi varsayımı). Klasik ekonomistlere göre, ekonomide geçici bir dengesizlik hali ortaya çıktığında kamu harcamaları v vergiler gibi maliye politikası araçları değil, para politikası araçları kullanılmalıdır. Çünkü; örneğin, kamu harcamalarının artırılması, para arzının artırılması demektir. Onlara göre, kamu harcamaları, eğer, para arzı artırılmadan vergilerlin artırılması veya devletin halktan borçlanması yoluyla finanse edilirse, bu durumda kişilerin harcamaları azalacak v bu fonlar devlet eliyle harcanmış olacaktır. Bu durumda, ekonomi açısından düşünülecek olursa, harcanan miktar değişmemekte, yalnızca harcayan taraf devlet olmaktadır. Kamu harcamalarındaki artışın ekonomide gerçek bir talep artışına neden olabilmesi için, bu artışın para arzının artırılması yoluyla finanse edilmesi gerekmektedir. Kamu harcamalarını karşılanması için para arzının artırılması olayı ise bir para politikası olayıdır.
Klasik ekonomik düşünce, sanayi devrimlerini tamamlamış hızla kalkınmakta olan ülkelerde belli bir dönem taraftar bulmuş ve bu ülkelerde bu görüşe uygun politikalar uygulanmıştır. Klasik görüşten bu sapmalar özellikle 1930’ lardan sonra önem kazanmaya başlamıştır.

KEYNESYEN YAKLAŞIM: MALİYE POLİTİKASININ DOĞUŞU
Geleneksel Keynesyen Yaklaşım
Keynes, klasiklerin ileri sürdüğü gibi ekonomik hayatın otomatik olarak tam istihdama ulaşmasının neden mümkün olamayacağını açıklamaktadır. Keynes’ e göre, ücretlerin düşme yönünde esnek olmaması ekonominin kendiliğinden ve sürekli olarak tam istihdamda dengede olmasını önlemektedir. Keynesyen modelde denge tam istihdam düzeyine bağli değildir. Tam istihdamın her zaman denge gelir düzeyi ile ilişkili olduğunu beklemek için bir neden yoktur. Bir ekonomide işsizlik söz konusu olduğu zaman, düşen ücretler tam istihdamı gerçekleştiremeyecektir. Çünkü, ücretlerdeki bu düşüş gelirin azalmasına neden olacak, böylece toplam talep azalmış olacaktır. Keynesyen düşünceye göre bir ekonomide faiz oranı muhakkak azalmış olacaktır. Keynesyen düşünceye göre bir ekonomide faiz orani muhakkak tasarruf v yatırımı eşitlemeyecektir. Tasarruf düzeyi öncelikle gelir tarafından belirlenecek, yatırım ise faiz oranı yanında sermayenin marjinal verimliliğine bağlı olacaktır. Bu nedenle bir ekonomi durgunluğa yöneldiği zaman faiz oranındaki düşüş tasarrufu ve yatırım eşitleme konusunda başarısız kalabilecektir.
Keynesyen yaklaşımda toplam talep çok önemlidir. Çünkü, Keynes’ e göre bir ekonomide üretim ve istihdam hacmi toplam talep düzeyine bağlıdır. Yani, toplam talepteki bir artış tam istihdam düzeyine ulaşılıncaya kadar üretimde ve istihdam düzeyinde bir artışa neden olmaktadır. Örneğin, toplam talebin yetersiz olduğu bir ekonomide yüksek düzeyde bir işsizlik meydana gelmekte, hemen hemen tam istihdamda çalışan bir ekonomide ise aşırı toplam talep enflasyona neden olmaktadır. Kamu harcamaları ve vergiler toplam talebi belirledikleri için bir ekonomideki istikrarsızlığı, işsizliği ve enflasyonu önlemekte faydalı araçlardır. Bu nedenle Keyneysen yaklaşımda maliye politikası önemli bir yere sahiptir. Zira bu görüşe göre, devlet, bir ekonomide, ekonomiye müdahale ederek ve kamu harcamalarını ve vergileri kullanarak toplam talebi yeterli düzeye çıkabilir. Bu durumda devlet, tam istihdamı gerçekleştirmek için, kamu harcamalarını ve vergileri kullanarak toplam talebi yeterli düzeye ulaştırmak konusunda başarılı olabilir.
O yıllarda yoğun bir işsizliğin varolması ve yatırımların durgunluğu karşısında bu görüş çok mantıklı görülmüştür.
Keynes’ in Genel Kuramının yayınlanmasını izleyen yıllarda Keynesyen ekonomistlerin çoğu para politikasının, ciddi bir durgunluk anında etkili olmadığını ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlar, toplam talebin para politikası ile her zaman artırılmayacağı görüşündedirler (likidite tuzağı).
Likidite tuzağı: Veri bir faiz oranında, halkın arz edilen tüm para miktarını tutmaya hazır olduğu durumdur.
Örneğin, faiz oranı belli bir taban düzeyine indikten sonra, para arzı ne kadar artırılırsa artırılsın, faiz oranı düşmeyecektir. Yani, bu bir faiz oranı düzeyinde spekülatif para talebinin faiz esnekliği sonsuzdur. Bunun yanında yatırımcılar faiz oranı ne kadar düşük olursa olusun yatırımlarını artırmaktan kaçınmaktadırlar. Diğer bir deyişle, yatırımların faiz esnekliği sıfırdır. Bu durumda, para politikası ile faiz oranını düşürmek toplam harcamaları (toplam talebi) artırmayacak ve ekonomi sürekli bir işsizlik içinde kalacaktır. Bu takdirde, toplam talebin kamu harcamaları ve kamu gelirle kullanılarak artırılması kaçınılmaz olmaktadır.

Çağdaş Keynesyen Yaklaşım
Bu ekonomistler, para politikasının önemini ifade etmekle birlikte, milli gelir üzerinde maliye politikasındaki değişikliklerin etkisinin daha açık ve genellikle daha doğrudan olduğun vurgulamaktadırlar.
Son yıllarda Keynesyen düşüncedeki bu değişikliği etkileyen temel ögeler olarak şunlar belirtilebilir:
. İlk Keynesyenlerin ekonomik durgunluk hipotezleri, İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemde krşılaşılan refah dönemine uymamıştır. Birçok Keynesyen ekonomist savaş sona erdiği zaman, ekonomide durgunluğun söz konusu olacağını, çünkü özel talebin savaş sonrası dönemde savunma harcamalarında meydana gelecek azalmayı ortadan kaldıracak kadar yeterli olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak, savaş sonrası dönemde ekonomide refah ve büyüme devam etmiştir.
. Savaş sonrası dönemde örneğin, monetaristler tarafından gerçekleştirilen birçok çalışmada Keynesyen düşünceyi etkilemiştir.
Bir ekonomideki toplam talep dalgalanmalarının çoğunun özel sektörün harcama isteğindeki değişmelerden kaynaklandığını, bu talep dalgalanmalarnı para arzında da dalgalanmalara neden olduğunu ileri süren görüşün bu dalgalanmalar karşısında para politikasının rohü konusundaki düşünceleri ise şöyle özetlenebilir: Eğer, bir ekonomide ekonomik bir durgunluk dönemi yaşanıyorsa, bu takdirde, bütçe açığı programı ile birlikte bir parasal genişleme programının uygulanması gerekmektedir. Böylece, devletin piyasada ödünç alınabilir fonlara olan talebindeki artışa tepki olarak faiz oranlarındaki yükselme eğilimi azaltılabilecektir. Bir ekonomideki enflasyon dönemlerinde ise bir bütçe fazlası programı ile birlikte bir parasal genişleme programının uygulanması gerekmektedir. Böylece, devletin piyasada ödünç alınabilir fonlara olan talebindeki artışa tepki olarak faiz oranlarındaki yükselme eğilimi azaltılabilecektir. Bir ekonomideki enflasyon dönemlerinde ise bir bütçe fazlası porgramı ile birlikte daraltıcı bir para politikasının uygulanması doğru olacaktır. Bununla birlikte, yani para politikasının önemini belirtmelerine karşın çağdaş Keynesyenler, ekonomiyi istikrara kavuşturma konusunda maliye politikası arçlarına daha fazla önem vermektedirler.
1960’ lı yıllar, özellikle Keynesyen görüşün makro ekonomiye hakim olduğu ve bu yaklaşımın kesin başarısına tanık olunduğu yıllardır. ABD’ de Johnson yönetimince uygulanan 1964 vergi azaltılması programı bu başarının bir kanıtı olarak gösterilebilir. Daha sonra 1970’ li yıllara kadar benimsenen bu görüş, o yıllarda üstünlüğünü yitirmiştir. Keynesyen düşünceye karşı olan bu güvenin sarsılması o dönemde yaşanan birtakım olaylara bağlanabilir.
Örneğin, Vietnam Savaşı, doları devalüasyonu, OPEC şokları gibi. Gerçekten 19970’ li yıllarda yüksek enflasyon oranı ve işsizlik olayının birlikte gerçekleşmesi ekonominin geleneksel maliye ve para politikaları ile denetlenmesi zorlaştırmış, bu dönemde uygulanan aktif makro politikaların yanlışlıkları hissedilmeye başlanmıştır. Bu durumda, çeşitli ekonomistler tarafından çeşitli seçenekler ortaya atılmış ve çözüm yolları geliştirilmiştir. Bu seçeneklerden en yaygın olarak benimseneni Monetarizm veya Çağdaş Miktar Kuramı olarak isimlendirilen yaklaşımdır.

MONETARİST YAKLAŞIM: PARA ÇOK ÖNEMLİDİR
1960 ve 1970’ li yıllar süresince, özelikle ABD’ de Milton Friedman’ ın önderliğinde birçok ekonomist Keynesyen kuramı şiddetle eleştirmiş, onun yerine, serbest piyasa ekonomisin işleyişine dayalı ve ekonomi politikası içinde para arzına önemli bir yer veren bir kuram ortaya atmışlarıdır. Bu görüşün ekonomi üzerindeki etkisi 1970’ li yıllara kada en az düzeyde olmuş,ancak 1970’ lerin başında bu görüş ekonomik olaylara hakim olmaya başlamıştır.
Monetarist Yaklaşımın Temel Önerileri
Monetaristler, bir ekonomideki istikrarsızlıkların hemen hemen yalnızca para arzındaki düzensiz dalgalanmalar sonucu meydana geldiğini ileri sürürler. Onlara göre parasal genişleme, kısa dönemde, daha yüksek gerçek gelire yol açabilir. Ancak, uzun dönemde, artan para arzı yalnızca enflasyon oranını belirleyecektir. Yani, para arzındaki bir artış, kısa dönemde, temel olarak, üretimi etkileyecek, böylece para arzındaki bir artış gerçek milli gelir düzeyi üzerinde geçici olarak ir artışa neden olacaktır. Uzun dönemde ise para arzındaki bir değişikliğin temel etkisi gerçek üretim üzerinde değil, fiyatlar genel düzeyi üzerinde olacaktır. Bu durumda, ekonomideki enflasyona tepki olarak, para otoriteleri para arzındaki artışı azaltacaklar, ancak bu azalma ekonomik durgunluğa neden olabilecektir. Monetaristler, geçmiş dönemde yaşanan temel ekonomik durgunlukların parasal daralma sonucu, temel enflasyonist dönemlerin ise parasal genişleme sonucu meydana geldiğini belirtmişledir. Onlara göre bir ekonomideki ekonomik dalgalanmaların temel nedeni uygulanan yanlış para politikalarıdır.
Friedman ve taraftarlarına göre milli gelirin temel bir belirleyeni olan tüketim, cari gerçek kullanılabilir gelirin değil, gelecekteki gelir tahminleri olarak ifade edilen uzun dönem sürekli gelirin bir fonksiyonudur. Keynesyenler, tüketim fonksiyonunun cari gerçek gelirle belirlendiğini ve bu fonksiyonun oldukça istikrarlı olduğunu savunmuşlardır. Bir ekonomide istikrarı sağlamak için cari gerçek kullanılabilir gelirde vergi yoluyla yapılacak değişikliklerin toplam talep düzeyi üzerindeki etkisi az olacaktır. Bu durumda, monetarist yaklaşıma göre, maliye politikasının ekonomide istikrarı sağlama niteliği kaybolmakta ve bu politikanın uygulama alanı oldukça sınırlı kalmaktadır.
Monetaristler para politikasının faiz oranını, yatırımı teşvik etmek için sürekli olarak düşük düzeyde tutabileceği düşüncesini benimsemezler. Genişletici para politikası, başlangıçta, faiz oranlarının düşmesine yol açabilir. Ancak, sonunda bu durum tersine dönecektir. Çünkü, genişletici para politikası sonucunda, artan harcamalar nedeniye parasal gelir aracak, eğer ekonomi tam istihdama yaklaşmışsa fiyatlar genel düzeyi yükselecektir. Bu durumda genişletici politika sürdürülürse fiyat artışları sürecek ve özel sektörde kişi ve firmalar yükselen fiyatları bekler hale geleceklerdir. Bütün b faktörler, faiz oranlarının yükselmesine yol açacak ve böylece, para otoritelerinin faiz oranını düşük tutma eğilimleri önlenebilcektir.
Monetaristler, ayrıca para politikasının sürekli olarak işsizlik oranını doğal işsizlik oranını altına indireceğine inanmazlar.

Doğal işsizlik oranı kavramı, cari gerçek ücret düzeyinde çalışma arzusunda olmayanalrı ve gönüllü olarak işlerini değiştirmekte olanları kapsamaktadır. Bir ekonomideki parasal genişleme politikası toplam talebi artıracak ve başlangıçta işsizlik azalacaktır. Çünkü, üreticiler başlangıçta artan talebi karşılamak için stoklarını azaltarak üretimlerini artıracaktır. Ayrıca, üretimlerini artırmak isteyen firmalar, nominal ücretlerin artış oranının yavaş değişmesinin sonucu olarak, başlangıçta aynı nominal ücretten daha fazla emek gücü tahep edeceklerdir. Bu arada firmalar emek arzını artırmak için nominal ücretlerde yavaş bir artışı da gerçekleştirebilirler. Maliyetlerdeki bu yavaş ayarlama nedeniyle kısa dönemde artan talebi karşılamak için üretim artmaktadır. Burada ücretlerin yavaş ayarlanması işçilerin fiyat artışlarını tam algılayamamasından (para aldanması) veya gecikmeli algılamasından kaynaklanmaktadır. Ancak, işçiler, aldandıklarını hissettikleri zaman emeklerini geri çekecekler, bu durum da istihdam doğal işsizlik oranı düzeyine dönecektir.
Sonuç olarak, kısa dönemde hem reel gelir hem istihdam hem de fiyatla artmakta, ancak uzun dönemde ayarlanma süreci sonucunda üretim ve istiham doğal düzeyine dönerken, atan sadece fiyatlar olmaktadır.

Dışlama Etkisi ve Maliye Politikası
Çağdaş miktar kuramcılarına göre maliye politikasının ekonomik fiyatlar üzerindeki etkisi, kamu harcamalarının nasıl finanse edildiğine bağlıdır. Monetaristler bir ekonomide para arzının sabit olması halinde, kamu harcamaları çarpanının yıl içinde belirli bir dönem boyunca pozitif bir değer alacağını, uzun dönemde ise çarpan değerinin sıfır olacağını savunmuşlardır. Bu sav, Friedman ve taraftarlarınca ortayaatılan ve dışlama etkisi (crowding-out efect) olarak isimlendirilen etkinin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu etkiye göre örneğin, kamu harcamalarında bir artış yapıldığını ve bu artışın kişi ve firmalardan yapılan borçlanma yoluyla (pür maliye politikası) finanse edildiğini varsayalım. Bu takdirde, piyasada ödünç verilebilir fonlara olan talep artacak, buna bağlı olarak faiz oranlarında bir artış meydana gelecektir. Faiz oranlarının yükselmesi ise özel yatırım harcamalarının azalmasına neden olacaktır. Böylece, yani faiz oranındaki yükselme sonucu özel yatırım harcamalarının azalması nedeniyle (dışlama etkisi) kamu harcamalarının artışına bağlı olarak milli gelir düzeyinde meydana gelmesi gereken genişletici etki büyük ölçüde azalacaktır.
Kamu harcamalarındaki artışın tamamen Merkez Bankası’ ndan borçlanma yoluyla finansmanı halinde ise (yani parasal genişleme politikası ile) kamu harcamalarının milli gelir üzerindeki genişletici etkisinin en faza olacağı görüşü monetaristler tarafından da benimsenmektedir. Çünkü, para arzındaki artış genellikle faiz oranının düşmesine ve sonuçta özel yatırımların artmasına neden olmaktadır. Bu durumda görülmektedir ki monetarislere göre, maliye politikasının para miktarından çok küçük bir etkisi olmaktadır.

Monetarist Yaklaşımın Politika Önerisi: Sabit Parasal Artış Oranı
Keynes’ in aksine özelsektörün istikrarlı olduğunu savunan Friedman, ekonomiyi dengeden uzaklaştıran sorunların piyasadan kaynaklanan içsel sorunlar olmadığını piyasaya yapılan dışsal müdahalelerden kaynaklandığını ifade etmektedir. Monetaristlere göre, ekonomiyi dengeden uzaklaştıran temel etken olarak görülen parasal faktörler ise temelde kamu sektörü tarafından yaratılmaktadır. Bu durumda karşılaşılan temel sorun, serbest piyasa varsayımı altında devlet faaliyetlerinin sınırlandırılmasıdır. Örneğin, devlet sadece vatandaşlarının iç ve dış güvenliğini sağlamalı, ülke içinde düzeni ve adaleti gerçekleştirmeli, rekabetçi piyasaların güçlendirilmesini ve para sisteminin kontrolünü amaçlamalıdır. Ayrıca, bunun yanında devlet özelleştirme, deregülasyon, çalışmayı ve yatırım engelleyen vergi politikalarından vazgeçme vb. gibi yapısal politikaları da gerçekleştirmelidir.
Monetaristler, ayrıca ekonomiyi istikrara kavuşturmak için para ve maliye politikaları kullanımının da karşısındadırlar. Onlar para politikasının karşısındadırlar. Çünkü, monetaristlere göre iyi bir para politikası para arzında sabit bir artışa izin veren bir politikadır. Bu görüşe göre, bu oran, yaklaşık olarak ekonominin büyüme oranına göre belirlenebilir. Bu takdirde, bir ekonomideki ekonomik dalgalanmalar en aza indirilebilir ve fiyatlar genel düzeyinde istikra gerçekleştirilebilir.

MAKROEKONOMİK SORUNLARA YENİ MİKRO YAKLAŞIMLAR
Yeni Klasik Makroekonomi Yaklaşımı
Yeni klasik makroekonomi yaklaşımının da temel amacı, ekonomik hayatta, üretim ive istihdam düzeyinde meydana gelen dalgalanmaların nedenini birtakım varsayımlara dayanarak açıklamaktır.
Biri ve en önemlisi rasyonel beklentiler kuramıdır (bu nedenle yeni klasik makroekonomi ve rasyonel beklentiler çoğu kez eş anlamlı olarak kullanılmaktadır). Rasyonel beklentiler kuramını ilk kez John F. Muth ortaya atmış, Robert Lucas, Thomas Sargent, Neil Wallace tarafından geliştirilmiştir.
Beklenti kavramı Keynes içi de önemlidir. Keynes’ e göre özellikle, üreticilerin alacakları yatırım kararlarında ileriye yönelik beklentilerinin önemi büyüktür. Daha sonra bu kavramı monetaristler de kullanmışlardır. Uyumlu (adaptive) beklentiler olarak isimlendirilen bu kavram, onlara göre kişilerin geçmişteki tecrübelerine dayanarak gelecek hakkında tahmin yapmalarıdır. Burada belirtilmesi gereken önemli nokta, bu tecrübelerin geleceğe ilişkin tahminlere yansımasının belli bir zaman almasıdır.
Yeni klasik ekonomistlerin rasyonel beklentiler kavramı ise bundan farklıdır. Onlara göre. Kişilerin bugünkü davranışlarını belirleyen temel öğe, gelecek ile ilgili beklentilerdir. Kişiler bu beklentilerinde rasyoneldirler. Yani, üretici, tüketici olarak bütün kişiler piyasa göstergelerinin hepsini yakından izlerler ve elerlideki bütün bilgileri kullanarak gelceğe ilişkin beklentilerini biçimlendirirler. Bu durumda onlar beklentilerinde sürekli, sistemli hatalar değil, sistemli olmayan hatalar yapacaklardır. Bu kuram kişilerin hiç hata yapmayacaklarını değil, aynı tür hatayı gerekli bilgiye sahip oldukları sürece uzun süre tekrarlamayacaklarını ileri sürmektedir.
İkinci varsayım ise aynen klasik yaklaşımda olduğu gibi piyasa temizlenmesi veya denge fiyatlarıdır. Yeni klasik makroekonomiye göre, bir piyasada rekabet tamdır. Böyle bir piyasanın varlığı halinde, ücret ve fiyatların esnek olması nedeniyle, ekonomide her zaman bir denge meydana gelecektir. Rekabet koşulları altındaki bir piyasada denge sağlandığı zaman ise piyasanın temizlenmiş olduğu ifade edilmektedir. Burada, yeni klasiklerin klasiklerden farklılık gösterdikleri konulardan bir tanesi gerek mal ve hizmet, gerekse faktör fiyatlarının esneklik sürecinin ve fiyatlarla ücret esnekliğinin eşanlı, hemen oluşudur. Diğeri ise, klasik ekonomistlerin belirttikleri tam istihdam düzeyi yerine, bu ekonomistlerin belirli bir işsizliği doğal diye nitelendirecek ekonominin doğal işsizlik oranı düzeyinde dengeye geleceğini savunmalarıdır.
Bu varsayımların kabulü halinde, devletin üretim ve istihdamı artırmak için maliye ve para politikasına başvurması gereksiz olacaktır. Bunun nedeni kişilerin davranışlarıdır. Bu kuramda, kişiler rasyonel beklentiler içinde oldukları için devletin makro politika uygulamaları karşısında hemen aktif bir tavır alacaklar ve uygulanan bu politikayı etkisiz kılacaklardır.
Bu yaklaşım taraftarlarına göre, ekonomide uygulanan bir maliye politikasının uzun dönemde ise üretim ve istihdam üzerinde olumsuz etkileri olacaktır. Çünkü, ekonominin tam istihdam gelir düzeyinde dengede olduğu bu durumda örneğin kamu harcamalarında yapılacak bir artış, eğer bu artış halktan borçlanarak finanse edilirse, özel tüketim ve yatırım harcamalarında meydana gelecek bir azalma ile dengelenecek (dışlama etkisi) ve böylece üretim ve istihdam üzerinde bir değişiklik meydana gelmeyecektir. Artışın vergilerle finansmanı durumunda ise toplam arz bundan olumsuz yönde etkilenecek, çünkü vergi artışı işçilerin emek arzını, işverenlerin ise emek talebini azaltacaktır.
Yeni klasik yaklaşıma göre de ekonomi politikaları izlemek etkin değildir. Bu konuda monetaristlerden ayrıldıkları nokta, monetaristlerin savundukları ekonomi politikalarının ancak kısa dönemde etkili olabildikleri, uzun dönemde etkisiz oldukları görüşünü kabul etmeyerek kısa dönemde de rasyonel beklentiler hipotezinin doğal soncu olarak, özellikle maliye politikasının etkili olmadığını ileri sürmeleridir.
Yeni klasiklerin Keynesyen yaklaşımına eleştirileri, Keynes’ in ortaya attığı makroekonominin mikroekonomik temellerden yoksun olduğudur. Bu nedenle, makroekonomi yalnızca özel bir durum olan durgunluk ve işsizlik olduğunda, yani konjonktürün yalnızca belli bir aşamasında anlamlıdır.
Yeni Keynesyen Yaklaşım
Başlıca temsilcileri G. Mankiw, A. Okun, J. Stiglitz, J. Yellen, A. Blinder gibi ekonomistler olan yeni Keynesyen yaklaşım 1980’ li yıllardan bu yana Keynesyen öğreti içinde yerini almıştır. 1970’ li yıllarda Keynesyen yaklaşıma yöneltilen, Keynesyen modelin temiz olmayan piyasayı varsaymasına rağmen eksik mikro temellere dayandığı, maksimizasyon davranışlarıyla tutarlı olmayan bekleyişleri dikkate aldığı şeklinde eleştirilere karşılık yeni Keynesyen ekonomistler mikroekonomik düzeyde firmaların kârlarını, tüketicilerin ise refahlarını maksimize etme çabalarını makroekonomik düzeyde nasıl ters sonuçlara yol açtığını göstermeye çalışmaktadırlar. Yeni Keynesyenler, Keynes’ in sabit nominal ücret varsayımını içeren temiz olmayan piyasa modeline benzer şekilde (örneğin, talebin düşük olduğu kısa dönemde fiyat düzeyi çok az miktar düşmektedir) modellerini fiyatların çok yavaş ayarlanacağı varsayımı üzerine oturtmakta ve ücret ile fiyatlardakiyavaş ayarlanmanın mikroekonomik temellerini açıklamaya çalışmaktadırlar
Neo klasik sentez ile yeni Keynesyenler arasındaki temel fark ise makro yaklaşımların mikro ilişkilerinde ortaya çıkmaktadır. Neo klasik sentez piyasa ekonomisinin zayıflıklarını veri kabul ederek, makro sorunların nasıl aşılacağını araştırırken,, yeni Keynesyenler ortaya çıkan makro sorunların hangi mikro davranışlarının sonucu olduğunu belirlemeye çalışmakta, diğer bir deyişle, makro dengesizliklerin mikro uzantılarını araştırmaktadır. Yeni Keynesyenlerin çoğu bekleyişlerin rasyonel olduğunu varsaymaktadırlar. Bu varsayım yeni klasiklerin makroekonomistler üzerindeki en önemli etkisidir.
Yeni Keynesyen yaklaşıma, temiz olmayan piyasa modeli denilmektedir. Yeni Keynesyenlere göre, piyasaların temiz olmamasının en önemli nedeni ücret ve fiyatların yapışkanlığıdır. Fiyat ve ücretlerin yapışkan olmasının birçok nedeni vardır. Ücretlerin yapışkanlığını sağlayan nedenler örneğin, zımni sözleşmeler, etkin ücretler, içerdekiler dışarıdakiler vb. gibi durumlardır.
Fiyat yapışkanlıklarının da birçok nedeni vardır. Bunlardan en ünlüsü katalog maliyetleridir. Katalog maliyetleri birçok fiyatın niçin anında ayarlanmadığını açıklamaktadır. Katalog maliyetlerine birçok fiyatın niçin anında ayarlanmadığını açıklamaktadır. Katalog maliyetlerine göre fiyatların değiştirilmesi ve tüketicilerin yapılan değişiklikler konusunda bilgilendirilmesi belli miktarda harcama yapılmasını gerektirmektedir.

Post Keynesyen Yaklaşım
Bu yaklaşımda, Keynes’ in düşüncelerinin farklı yönleri ele alınmkta ve Keynesyen görüşün ne olduğu ile ilgili farklı yorumlar getirilmektedir. Bu farklılıklar, post Keynesyen ekonomistlerin piyasanın işleyiş bozukluklarına ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlara bakış açılarının farklı olmasından kaynaklanmakta, doğaldır ki bu da devlet tarafından farklı önlemlerin alınması önerilerini doğurmaktadır.
Örneğin, Michal Kalecki, parasal ekonomik bir sistemde, zaman içinda tam bir üretim analizi içi gerekli temel öğeler olan yatırım ve tasarrufun dağıtımsal ve diğer etkilerini incelemektedir.
Sidney Weintraub, sürekli enflasyonun nedeni olarak yükselen ücret maliyetlerini vurgulamakta ve çözüm olarak gelirler politikasını önermektedir. Paul Davidson, neo Keynesyen ekonomistleri suçlayarak, bu ekonomistlerin, Keynes’ in gelecekteki olayları tam olarak tahmin etmenin imkansızlığına işaret eden belirsizlik düşüncesini ihmal ettiklerini ileri sürmektedir. Davidson’ a göre, beklentiler, çoğu kez, kısa süreli ekonomik davranışları hakim olduğu için önemlidir. Çünkü, beklentiler belirsizlik nedeniyle dalgalanmakta, bu nedenle de gelir ve istihdam düzeyinde dalgalanmalar meydana gelmektedir. Post Keynesyen kuramın Avrupa’ daki taraftarlarından en iyi bilineni olan Joan Robinson’ a ve diğerlerine göre ise geleneksel ekonomistler gelir dağılımına ilişkin bir kurama sahip değillerdir. Bu ekonomistler çeşitli gruplar arasında gelirden daha fazla pay almak için yapılan mücadelenin birçok çağdaş ekonomik sorunu açıklayabileceğini savunmaktadırlar. Çünkü, bir ekonomide ücret ve kâr arasındaki bu dağılım tüketim ve yatırım kararlarını etkilemede önemli bir rol oynamaktadır.
Neo klasik senteze bir reaksiyon olarak ortaya çıkan, belirsizliği temel alan, geleceğin bilinmeyebileceğini ve hesaplanamayacağını belirten, ekonomik krizlere belirsizlik temelinde yaklaşan bir yaklaşım olan post Keynesyen yaklaşım neo klasik kuramdan farklı olarak, gerçek hayatın belirsizliği, oligopolistik piyasa durumu, yeni ürün ve teknolojilerin etkisi gibi konuları analiz içine katarak, gerçek dünyada karşılaştığımız sorunların çözümlerinin sağlanabileceğini ileri sürmektedir.
Post Keynesyen kuram, birbiriyle doğrudan ilişkili olan ekonomikbüyüme ve gelir dağılım kavramları konusunda bir açıklama getirmektedir. Onlara göre bu iki kavram için de temel belirleyici yatırım oranıdır. Böylece neo klasik analizde anahtar kavram olan nisbi fiyatlar yerine post Keynesyen kuram, yatırımı anahtar belirleyici olarak kabul etmektedir. Bu kurama göre, talepteki değişiklikler, nisbi fiyatlardaki değişikliklerden daha çok gelirdeki değişiklikler ile ilgilidir.
Post Keynesyen yaklaşımda, bir ekonomide piyasanın niçin iyi çalışmadığı konusundaki farklı görüşlere karşın, ortak özellik onların monetarist görüşe karşı çıkarak, toplam talebi kısmanın işsizliği artıracağı ve büyümeyi yavaşlatacağı için tehlikeli olduğunu iler sürmeleridir. Onlara göre geleneksel politika araçları ekonomik faaliyet düzeyini düşürerek, dağıtılacak gelir ve çıktı miktarını azaltacak, böylece enflasyonist sürecin neden olduğu sosyal çatışma artacaktır. Bu nedenle, post Keynesyen ekonomistler, gelir politikalarının gerekli olup olmadığını sorgulamak yerine, genellikle bir gelir politikasının nasıl etkin olarak çalışacağı üzerinde durmaktadırlar.

ÜNİTE – 2

MALİYE POLİTİKASINA İLİŞKİN BAZI TANIMLAMALAR

MALİYE POLİTİKASININ AMAÇLARI
Maliye politikası bir ekonomide temel makroekonomik amaçlara ulaşmak için kamu harcamaları ve gelirlerinin büyüklük ve bileşiminde yapılması gereken düzenlemelerdir. Temel makroekonomik amaçlar, genel olarak, tam istihdamın sağlanması ve korunması, nisbi fiyat istikrarı, yeterli bir kalkınma ve büyüme hızının sağlanması, ödemeler bilançosu dengesinin gerçekleştirilmesi, bölgesel dengesizliklerin giderilmesi ortak belirtilebilir.
1 – Ekonomik İstikrar
Bir ekonomide, ekonomik istikrarın sağlanması için iki konunun birlikte gerçekleştirilmesi gerekmektedir: Fiyat istikrarı ve tam çalışma. Bir ekonomide düşük bir üretim düzeyinde istikrarlı bir fiyat düzeyi arzulanmadığı gibi, hızla yükselen bir fiyat düzeyinde de maksimum üretim düzeyi istenmemektedir. Yalnızca hem istikrarlı fiyatların hem de tam istihdamın mevcut olduğu bir ekonomide ekonomik istikrar tam olarak gerçekleşmektedir.
Bir ekonomide dengenin tam olarak sağlanabilmesi için hem yurt içi istikrarın sağlanması hem de ödemeler dengesi açığının giderilmesi gerekmektedir. Günümüzde dış ticaretin öneminin gittikçe artması, iç piyasada geliri, artırmak için alınan maliye politikası önlemlerinin etkinliğini, örneğin, iç talep yetersizliğini gidermek için yaratılan satın alma gücünün yurt dışına sızması nedeniyle, zayıflatmaktadır. Bu durumda bir ekonomide hem yurt içi hem de yurt dışı istikrarın bir arada gerçekleştirilebilmesi için maliye politikasının diğer politikalarla uyumlu bir biçimde kullanılması gerekmektedir.
2 – Fiyat İstikrarı
Bir ekonomide genel fiyat düzeyinde meydana gelen sürekli dalgalanmaların önlenmesi anlaşılmaktadır. Ekonominin genel fiyat düzeyinde ortaya çıkan ve süreklilik gösteren böyle bir dalgalanma iki tür olabilir. Fiyatlar genel düzeyi ya sürekli yükselir (enflasyon) ya da sürekli düşer (deflasyon). Ancak günümüz ekonomilerinde fiyatlar genel düzeyi daha çok yükselme yönünde olduğu için maliye politikası geniş ölçüde enflasyonla mücadele için kullanılmaktadır.
3 – Tam İstihdam
Tam istihdam: Bir ekonomide çalışma arzusu ve yeteneği olan her bireyin cari ücret ve çalışma koşullarında, üretim süreci içinde yer almasıdır. Dinamik bir değişim ekonomisinde kaynaklar (emekler dahil) yüzde yüz istihdam edilemez.
Buna göre, ekonomistler ta istihdamı friksiyonel öğeleri göz önünde tutarak, işsizlik oranının normal olduğu bir istihdam düzeyi olarak tanımlarlar. Ekonomi tam istihdamda iken söz konusu olan bu işsizliğe doğal işsizlik oranı denilmektedir.
Friksiyonel işsizlik: Kişilerin iş değiştirmeleri ve yeni iş aramaları sonucunda ortaya çıkan işsizliktir.
Enflasyon ve İşsizlik Arasındaki İlişkiler: Phillips Eğrisi
Ekonomik hayatta olaylar çok karmaşık ve birbiriyle ilişkilidir. Bu nedenle, ekonomik istikrarın bu iki amacının birlikte gerçekleşeceğini beklemek her zaman mümkün olamamaktadır. Faktör ve ürün piyasalarının eksik rekabet koşulları içinde çalışması bu iki amaca birlikte ulaşılmasını engellemektedir. Bu nedenle fiyat istikrarı ve tam istihdam amaçları arasında bir değişim oranının belirlenmesi gerekmektedir. Tam istihdam ve fiyat istikrarı arasındaki ilişki Phillips eğrisi ile belirlenmektedir.
Phillips eğrisi: İşsizlik oranı ile parasal ücretlerin artış oranı arasındaki ters ilişkiyi gösteren eğridir.
Orijinal Phillips Eğrisi
1958 yılında İngiliz ekonomist A. W. Phillips’ in parasal ücretler ve işsizlik oranındaki değişiklikler arasındaki ilişkileri analiz eden bir çalışması yayımlanmıştır. Phillips bu çalışmasında, İngiltere ile ilgili veriler kullanmış ve işsizlik oranı düşük olduğu zaman, parasal ücretlerdeki değişiklik oranının büyük olma eğiliminde olduğunu ortaya koymuştur.
Phillips’ in bu çalışmasına dayanarak, Samuelson ve Solow tarafından işsizlik ve enflasyon arasındaki ilişkiyi gösteren bu eğriye bulucusuna atfen Phillips eğrisi ismi verilmiştir. Buna göre, kısa dönemde işsizlik oranı yüksek olduğu zaman, enflasyon oranına düşük olmakta, işsizlik oranındaki bir azalma ise yüksek bir enflasyon oranı ile ilişkili olmaktadır. Bu iki amaç arısında, yani enflasyon oranı ile işsizlik oranı arasında, bir değişim oranının (örneğin, yılda % 5-6 dolaylarında bir işsizlik oranına karşılık nisbi bir fiyat istikrarı gibi) belirlenmesi gerekmektedir.
Keynesyen görüşü benimseyenlerden çoğu, Phillips eğrisini hemen benimsemiş ve b iki değişken arasında ilişkinin istikrarlı olduğunu varsaymışlardır. Bu kabul, maliye politikası önlemlerinin, tercih edilen bir enflasyon ve işsizlik oranı bileşimi sağlayarak, ekonomiyi etkin olarak düzenleyeceği anlamındadır. Örneğin, devletin, vergileri azaltma kararı bir ekonomide daha fazla harcamaya ve düşük işsizlik oranına yol açacaktır. Ancak bu, Phillips eğrisine göre, daha yüksek enflasyon oranı pahasına gerçekleşecektir.
Monetaristler (örneğin Friedman ve Phelps) Phillips eğrisince belirtilen işsizlik ve enflasyon arasındaki bu ilişkinin, istikrarlı ve uzun dönemli olup olmadığını sorgulayacak, Keynesyen ekonomistleri bu konuda eleştirmişlerdir. Onlara göre, kısa dönem için kabullenebilecek olan bu görüş uzun dönemde doğrulanmaktadır. Çünkü kısa dönemde, maliye politikası yoluyla talebi artırarak işsizlik oranını değiştirmeye çalışmak, geçici olarak, fiyatlar üzerinde yukarıya doğru bir baskı yaratarak işsizlik oranın azaltabilecektir.
Ancak uzun dönemde, böyle bir politika enflasyonu hızlandırmakta başka bir işe yaramayacaktır. Diğer bir deyişle, uzun dönemde, işsizliği azaltmak için toplam talebi artırmak yalnızca o ekonomide fiyatları artıracak ve bu iki amaç arasındaki değişim oranı ortadan kalkacaktır. Çünkü, eğer maliye politikası yoluyla talebi artırma politikası izlenmeye devam edilirse, ekonomideki kişiler daha yüksek enflasyon oranlarını beklemeye başlayacaklardır. Cari enflasyon oranı tamamen bilindiğinde ise işsizlik oranı doğal dizeyine dönecektir.
Yeni klasiklere göre ise eğer beklentiler rasyonelse kısa dönemde de Phillips eğrisi dik bir doğru olacak ve bu nedenle enflasyonla mücadelede, kısa bir süre için bile işsizlik ortaya çıkmayacaktır. Yani onlar kısa dönemde bile hükümetlerin toplam talepte değişiklik yapan politikalarının (örneğin, para arzındaki artışın) reel üretimi ve istihdamı değiştirmeyeceğini savunurlar. Çünkü, toplam talepte bir değişiklik yapıldığında, eğer beklenen enflasyon oranı da değişiyorsa ve bu enflasyon oranı gerçekleşen enflasyon oranı ile aynı ise nominal ücretler doğru tahmin edilen enflasyon oranında artacağı için reel ücretler değişmeyecektir. Reel ücretler değişmediğinde ise istihdamda da bir değişiklik olmayacaktır.
Stagflasyon Olgusu
1970’ li yıllarda ortaya çıkan v durgunluk içinde enflasyon şeklinde tanımlanan stagflasyon ise ekonomik istikrar politikasının temel amaçları olan fiyat istikrarı ve tam istihdamın gerçekleşmekten ne kadar uzak olduğunu yansıtan bir olgudur.
Stagflasyon, yeni bir ekonomik olaydır. Bu nedenle, bir ekonomide stagflasyonist eğilimlerin nedenini ve bu olayı etkileyen öğelerin neler olduğunu tam ve doğru olarak analiz edebilmek oldukça güç olmaktadır. Bununla beraber, değişik noktalara ağırlık vererek bu olayı açıklamaya çalışan farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir.
. Bu yaklaşımlardan biri, stagflasyon olayının açıklaması için örneğin sendikaların enflasyon dönemlerinde, artan işsizliğe karşın istihdam edilenlerin hayat standartlarını korumak istemelerini dolayısıyla ücretlerin aşağıya doğru esnek olmamasını ileri sürmektedir.
. Bir diğeri bu olayı bir ekonomide eksik rekabet koşullarında çalışan firmaların yüksek fiyat politikalarına bağlarken, başka bir yaklaşım mal ve faktör piyasalarında eksik rekabet koşullarının var olduğu varsayımını savunarak işçiler ve müteşebbisler arasındaki gelir paylaşımı mücadelesini bu olayın bir nedeni olarak göstermektedirler.
. Bir ekonomide enflasyonun kontrol altına alınabilmesi için uygulanan yanlış para ve maliye politikaları da, bir başka yaklaşıma göre, stagflasyonun en önemli nedeni olmaktadır. Çünkü, bu tür politikalar ekonomide bir belirsizliğe neden olmakta ve piyasa mekanizmasının kaynak dağılımına ilişkin görevini eksiksiz olarak yerine getirmesini önlemektedir.

4 – Ekonomik Büyüme
1950’ lerden bu yana, ekonomik büyüme v kalkınma konularının maliye politikası içinde önem kazanmasına neden olmuştur. Gelişmiş ülkeler sanayileşmelerini tamamladıkları, tarım sektörünü gereğince modernize ettikleri için, nispi olarak daha düşük büyüme hızları ile yetinebilirler. Ancak son zamanlarda, gelişmiş ekonomilerde de işsizlik ve enflasyon sorunu beraberinde yeterli bir büyüme hızına ulaşılamaması sorununu getirmiştir.
Gelişmekte olan ülkeler ise sanayileşmelerini tamamlamak, tarım kesimine modernize etmek ve tam istihdama ulaşmak için daha yüksek bir kalkınma hızı sağlamak zorundadırlar. Buna göre bir ekonomide maliye politikasının amacı yalnızca ekonomik istikrarı sağlamak değildir. Maliye politikası, aynı zamanda, kişi başına gerçek gelirdeki artış olarak tanımlanan ekonomik büyümeyi gerçekleştirmek amacına da yönelik olmalıdır. Ekonomik istikrar maliye politikasının kısa dönemli, ekonomik büyüme ve kaklıma ise maliye politikasının uzun dönemli amacıdır.

Ekonomik İstikrar ve Ekonomik Büyüme Arası Çatışmalar
Maliye politikasının ekonomik istikrar ve ekonomik büyüme amaçları arasında da bir çatışma söz konusudur. Çünkü, ekonomik büyüme değişiklik demektir. Değişiklik ise ekonomideki kaynakların yeniden tahsisi anlamındadır. Böylece büyüme, bir ekonomide istikrarsızlık yaratabilecektir. Buna karşılık, ekonomik büyümenin gerçekleştirilebilmesi için bir ekonomide istikrarlı bir ortama gerek duyulmaktadır. Örneğin, yapılacak yeni bir yatırım istikrarlı bir ortama, belirsizliğin v enflasyonun hakim olduğu istikrarsız bir ortama göre daha uyumlu olacaktır.

MALİYE POLİTİKASININ ARAÇLARI
Maliye politikası araçları olarak kamu harcamaları ve gelirleri, ulaşılmak istenilen amaçlar yönünden, değişik ekonomik olaylarda değişik etkilere sahip olabilmektedir. Örneğin, bir ekonomide kamu harcamalarının toplam talep üzerindeki etkisi ile kamu gelirleri içinde önemli bir yer tutan vergilerin toplam talep üzerindeki etkisi ile kamu gelirleri içinde önemli bir yer tutan vergilerin toplam talep üzerindeki etkisi farklı olmaktadır. Hatta, kamu harcamaları içinde, örneğin mal ve hizmet alımına yönelen harcamalar ile transfer harcamaları arasında, vergi gelirleri içinde ise örneğin gelir vergileri, servet vergileri ve harcama vergileri arasıda toplam talebi etkileme yönünden bir farklılık söz konusu olmaktadır.
Kamu harcamalarının ve gelirlerinin belli öğelerinin maliye politikası aracı olarak kullanılabilmesi için öğelerin bağımsız değişken olmaları, yani yalnızca devlet kararlarından etkilenmeleri, ekonomik olayları belirleyen diğer değişkenler tarafında etkilenmemeleri gerekmektedir. Örneğin, katama değer vergisi oranı, devletin alacağı kararlarla belirlendiği için bir maliye politikası aracıdır. Ancak, katma değer vergisi hasılatı katma değer vergisi oranı yanında devletin denetimi dışında kalan milli gelir düzeyi, alışveriş hacmi gibi diğer değişkenlere de bağlı olduğundan, maliye politikasının bir aracı olarak kabul edilemez.

MALİYE POLİTİKASININ ETKİLERİNİN ÖLÇÜLMESİ
Maliye politikası işlemlerinin ekonomik faaliyet düzeyi üzerindeki etkilerinin en uygun nasıl ölçüleceği tartışması, özellikle son yıllarda, bu konuda yapılan çeşitli çalışmalar üzerine yoğunluk kazanmıştır. Maliye politikasının ekonomik faaliyet düzeyi üzerindeki etkilerinin ölçülmesi,
. Birinci olarak, bir ülkede geçmişte uygulanan maliye politikalarını analiz etmek için gerekli olmaktadır. Böylece, uygulanan maliye politikalarının hangi dönemlerde ve ne büyüklükte genişletici veya daraltıcı olduğu, toplam etki olarak nötr olup olmadıkları gösterilebilir. Bu tür çalışmalarla, ayrıca devletin ekonomide örneğin, istikrarı sağlayıcı mı, yoksa istikrarı bozucu mu bir etki yaptığı açıklanabilir.
. İkinci olarak, örneğin, bir ekonomide özel talep düzeyinin yetersiz olduğu veya aşırı olduğu tahmin edildiği zaman, ne ölçüde genişletici veya daraltıcı bir maliye politikasının gerekli olduğunun belirlenmesi açısından önemli olmaktadır.
Not: Devletin, bir ekonomide toplam ekonomik faaliyetler üzerideki etkisini tahmin etmek güçtür. Çünkü, kullanılan ölçülerin maliye politikasındaki değişikliklerin etkilerini olduğu kadar, ekonomik faaliyetteki değişikliklerin etkilerini de yansıttığı düşünülmektedir. Ancak, önerilen herhangi bir harcama veya vergi programının tüm daraltıcı veya genişletici etkilerini ölçmek için bir ölçü geliştirilmesi de gerekli olmaktadır.

Bütçe Fazlası veya Bütçe Açığı
Maliye politikasının ekonomik faaliyet üzerindeki etkilerini ölçmek amacıyla bütçe fazlası veya bütçe açığı4 kavramı kullanılabilir.
Bütçe fazlası: Kamu gelirlerinin, kamu harcamalarını aşan kısmıdır. Bu kavram, gerek kamu harcamalarındaki gerekse kamu gelirlerindeki herhangi bir değişikliğin tümünü içermesi bakımından çok kullanılan bir ölçü olmaktadır. Buna göre, bir ekonomi üzerinde bütçe açığının genişletici, bütçe fazlasının ise daraltıcı bir etki yarattığı kabul edilmektedir. Denk bütçe kuramı göz önünde bulundurulduğu takdirde bu durumun karışacağı açıktır. Örneğin, bir ekonomide kamu harcamalarında bir artış yapıldığını ve bu artışın vergilerde yapılan eşit bir artışla karşılandığını varsayalım. Bu durumda iki ayrı maliye politikası işlemine başvurulmakla beraber, bütçe fazlası veya açığında net olarak bir değişme olmamakta, ancak bu işlem sonucunda ekonomi üzerinde bir değişiklik meydana gelmektedir. Harcama ve vergilerde yapılan eşit bir artış, bütçe açığı veya fazlasında değişiklik yaratmamakla birlikte, ekonomi üzerinde bir etkiye sahip olabilmektedir.
Bütçe açığı veya fazlası kavramına, bu ölçüdeki değişikliklerin ekonomik faaliyet düzeyini etkilemekle birlikte, ekonomik faaliyet düzeyindeki değişiklikler tarafından etkilendiği biçiminde bir eleştiri yapılmakta ve bu kavramın maliye politikası işlemlerinin ekonomik etkilerini ölçmek için kullanılmasının sakıncalı olacağı ifade edilmektedir. Çünkü, bir ekonomide, vergi hasılatının ekonomik faaliyet düzeyine olan bağımlılığı bilinmektedir. İşte bütçe fazlası veya bütçe açığı kavramı hakkında ileri sürülen bu sakınca nedeniyle, mali işlemlerin ekonomik faaliyet üzerindeki etkilerinin ölçülmesinde tam istihdam bütçe fazlası olarak isimlendirilin bir kavram ortaya atılmıştır.

Tam İstihdam Bütçe Fazlası
Tam istihdam bütçe fazlası: Tam istihdam gelir düzeyindeki ya da potansiyel çıktı düzeyindeki bütçe fazalısıdır.
Bir ekonomide ekonomik faaliyetin tam istihdam düzeyi temel alınmak ve düzeydeki bütçe harcamaları ve gelirleri tahmin edilmek suretiyle o ekonominin tam istihdam bütçe fazlası hesaplanabilmektedir. Böylece ekonomik faaliyet düzeyindeki değişikliklerin bütçe açığı veya fazlası üzerinde yaratacağı etkilerin ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. Tam istihdam bütçe fazlası ölçüsüne göre eğer bütçe tam istihdam düzeyinde fazla ise maliye politikası daraltıcı, eğer bütçe tam istihdam düzeyinde açıksa maliye politikası genişletici olarak isimlendirilmektedir.
Tam istihdam bütçe fazlasının Keynesyen milli gelir modeli kavramları ile cebrisel olarak ifade etmek mümkündür. Buna göre bir ekonomide cari bütçe fazlası:
CBF= T(Y,t)-G olarak, tam istihdam bütçe fazlası ise, TİBF= T (Y*,t)-G olarak ifade edilebilir. Bu eşitliklerin sağ tarafındaki ilk ifade vergi fonksiyonunu göstermektedir. Vergi fonksiyonunda Y gerçek gayri safi milli hasıla, Y* tam istihdam düzeyindeki gerçek gayrı safi milli hasıla, t ise vergi parametresidir. (Bu parametre vergi oranı olarak düşünülebilir) eşitliklerin sağ tarafındaki ikinci ifade ise kamu harcamalarını göstermektedir.

Mali Sürükleme Olgusu
Tam istihdam bütçe fazlası, genel olarak eksik istihdam dönemlerinde maliye politikasının ekonomi faaliyet düzeyi üzerindeki etkilerin ölçmede etkili bir biçimde kullanılmıştır. Ancak daha sonraları, tam istihdam fazlasının, cari bütçe fazlasına göre üstünlüğüne karşın bazı eksikliklere sahip olduğu ileri sürülmüştür. Bu eksikliklerden biri, tam istihdam bütçe fazlasının hesaplanmasının zor olmasıdır. Çünkü bu ölçünün hesaplanması hem gerçek gayri safi milli hasılanın büyüme oranı, hem de tam istihdam gelir düzeyindeki gelir dağılımı hakkında birtakım hassas varsayımların yapılmasını gerekli kılmaktadır. Bunun yanında, tam istihdam bütçe fazlasının en önemli eksikliği olarak, tam istihdam düzeyinde, bütçe gelirlerindeki (vergi hasılatındaki) artış eğilimi gösterilmektedir. Çünkü, büyüyen bir ekonomide tam istihdam bütçe fazlası, gerçek rakamlarla yılda yaklaşık belli bir oranda büyüyen tam istihdam düzeyindeki gayri safi milli hasılanın bir fonksiyonudur. Büyüyen bir ekonomide, bütçe gelirlerindeki bir otomatik artış, ekonomi üzeride ters bir etki yaratarak, ekonomiyi aşırı ölçüde istikrara getirebilir. Mali sürüklenme (fiscal drag) dolarak isimlendirilen bu olayın gerçekleşmesi, toplam talebin giderek azalmasına ve ekonomik gelişmenin engellenmesine neden olabilmektedir. Eğer, tam istihdam bütçe fazlasındaki değişiklik, G ve t değişkenlerinde meydana gelen değişikliklerden kaynaklanıyorsa, bu değişiklik iradi bir değişikliktir. Ancak, eğer, tam istihdam bütçe fazlasındaki değişiklik Y’ ye bağlı bir değişiklik ise, bu değişiklik otomatik bir değişikliktir.

Fiyat Düzeyi Sorunu
Tam istihdam bütçe fazlası üzerinde fiyatların etkisi konusu önemlidir. Örneğin, artan oranlılığa sahip bir vergi sisteminde, devletin gerçek vergi hasılatı fiyat düzeyine bağlıdır. Çünkü, fiyatların artıyor olduğu bir ekonomide, parasal gelir aynı oranda artacak, bu durum ise parasal vergi hasılatını, nisbi olarak fiyat düzeyinden daha fazla artıracaktır. Bunun sonucunda ise gerçek vergi hasılatı yükselecektir.
Bu durumda tam istihdam bütçe fazlasında bir değişikliğe yol açabilen öğeleri, vergi oranlarında, kamu harcamalarında, potansiyel GSMH’ da ve fiyat düzeyinde meydana gelen değişiklikler olarak belirtilebilir.

MALİYE POLİTİKASININ SINIRLARI

İşlemsel Sınırlamalar: Gecikmeler Sorunu
Maliye politikasının uygulamadaki etkinliğini sınırlayan konulardan bir tanesi, bu politika ile ilgili zamanlama ve büyüklük gibi işlemsel bazı sorunlardır. Maliye politikası ile ilgili bir zamanlama sorunu vardır. Çünkü, bir ekonomideki konjonktür durumu doğru olarak, anında tahmin edilemeyebilir.
Bir maliye politikası değişikliğine gerek duyulduğunda buna gerek duyulan zaman ile bu işlemin başlatılabildiği ve bu işlemin ekonomi üzerindeki etkilerinin hissedilmeye başlandığı zaman arasında gecikmeler mevcuttur. Harcamalarda veya vergilerde yapılacak herhangi bir değişiklik kararı meclisten geçmektedir. Doğaldır ki böyle işlemler zaman almaktadır. Bir maliye politikası işleminin başlatılabilmesi ile ilgili bu karar alma gecikmesi sorunun yalnızca bir yönünü göstermektedir. Bunun yanında, bir maliye politikası değişikliği yapıldıktan sora onun ekonomi üzerindeki etkisi de hemen gerçekleşmeyecektir. Günümüzde maliye politkası ile ilgili bir kararın, ekonomi üzerinde bazen ancak 6 – 18 aydan sora etki yarattığı belirtilmektedir.
Maliye politikasının uygulamadaki etkinliğini sınırlayan bir diğer işlemsel sınırlama, mali işlemlerin büyüklüğü konusudur. Bu bir ekonomide, herhangi bir ekonomik istikrarsızlık döneminde ne büyüklükte bir mali önlemin gerekli olacağı anlamındadır.

Yapısal Sınırlamalar
Maliye politikasının başarı ile uygulanabilmesini engelleyen bir diğer konu ise ekonominin yapısından doğan birtakım sınırlamalardır. Örneğin, bir ekonomide kamu harcamalarında genel bir artış veya vergilerde genel bir azalış gerçekleştirildiği zaman, bu değişikliğin yarattığı etki, toplam talepte bir artışa neden olarak, bütün ekonomide hissedilecektir. Eğer, bu ekonomide ekonomik durgunluk yaygınsa, maliye politikasınca yaratılan bu genişletici etki yararlıdır. Ancak ekonomik durgunluk ekonominin yalnızca bir sektöründe mevcut ise o zaman bu genişleme politikası ekonomide birçok sektörde enflasyonist bir baskı yaratabilecektir. Örneğin, tam istihdamda çalışan bir ekonomide, prodüktivitide bir artış olmaksızın sendikalar yoluyla parasal ücretlerde bir artış yapıldığını varsayalım. Parasal ücretlerdeki bu artış maliyeti etkileyecek ve toplam arz düşebilecektir. Bu durumda, ekonomideki karar organları, eğer tam istihdamı talep artışı ile sürdürmeyi düşünürlerse enflasyon meydana gelecek, eğer fiyat düzeyindeki bir istikrarlılığı talepte bir azalış ile sürdürmeyi tercih ederlerse işsizlik meydana gelecektir.

Politik Sınırlamalar: Maliye Politikasının Enflasyonist Eğilimi
Bir ekonomide maliye politikası ile ilgili kararlar politik düşüncelerden de etkilenmektedir. Parlamentolar bütçe yasası veya yeni bir vergi yasası ve değişikliği gibi konularda son söz hakkına sahiptirler. Demokratik bir ortamda, politikacılar, maliye politikasının onların seçim görüntülerini nasıl etkileyeceği konusu ile yakından ilgilidirler. Örneğin, bir ekonomide kamu harcamalarının artırılması ve vergilerin azaltılması programı, politikacılar için çekici olduğu halde, kamu harcamalarının azaltılması ve vergilerin artırılması programı çekici olmamaktadır. Böylece, maliye politikası kararları bir ekonomide ekonomik istikrarsızlığın temel kaynağı olabilmektedir. Ekonomik karışıklıklar ve politik düşünceler, politikacıların bir istikrarsızlık politikası izlemelerine de neden olabilmektedir.

ÜNİTE – 3
EKONOMİK İSTİKRARIN GERÇEKLEŞTİRİLMESİNDE MALİYE POLİTİKASI

KEYNESYEN YAKLAŞIM: MAL PİYASASIDA DENGE
Keynesyen yaklaşıma göre piyasa ekonomisinin kendiliğinden milyonlarca kişisel ekonomik kararı koordine edeceği ve böylece toplam talep düzeyinin tam istihdam gelir düzeyini sağlayacak kadar yeterli olacağını beklemek mümkün değildir. Bunun yerine devlet, bir ekonomide, ekonomiye müdahale ederek ve kamu harcamalarını ve vergileri kullanarak toplam talebi ve bu yolla milli geliri yeterli düzeye çıkarabilir.

Mal ve Hizmet Alımına Yönelen Kamu Harcamaları ve Vergiler
Basit Keynesyen milli gelir modelinde GSMH’ nın parasal değeri (Y), o ekonomide, nihai mal ve hizmet talebinin parasal değerlerinin toplamına eşittir. Uluslar arası ticaretin olmadığı kapalı bir ekonomide bu nihai talep, kişilerin tüketimleri (C),ve firmaların yatırımları (I) tarafından belirlenen özel sektör talebinden ve mal hizmet alımına yönelen kamu sektörü talebinden (G) meydana gelmektedir. Bu durum cebirsel olarak,
Y=C + I + G
Şeklinde ifade edilmektedir. Bu modelde, vergiler (T0) gibi yatırım miktarı (I0) ve mal ve hizmet alımına yönelen kamu harcamaları da (G0) otonom olarak alınmaktadır. Tüketim, kullanılabilir kişisel gelirin (Yd) bir fonksiyonu olarak varsayıldığında,
Yd = y – T0
C = C0 + c (Yd)
olacaktır. Burada C0 , otonom tüketim miktarını, c ise, kişilerin kullanılabilir kişisel gelirlerine göre marjinal tüketim eğilimini göstermektedir.
Otonom tüketim: Kullanılabilir gelir düzeyinden bağımsız olan tüketim miktarıdır.
Marjinal tüketim eğilimi: Kullanılabilir gelir düzeyinden bağımsız olan tüketim miktarıdır ve 0 1
Y = _______ (C0 + I0+ G0-cT0 )
1-c _
Burada Y, eşitliğin sağ tarafındaki birinci eleman (1/1-c) kamu harcamaları çarpanıdır.

Kamu harcamaları çarpanı: Kamu harcamalarındaki başlangıç değişikliğe göre gerçek gelir düzeyindeki değişiklik miktarıdır.
Kamu mal ve hizmet alımına yönelen harcamalarda bir değişiklik (∆G0) veya _ gelirlerinde bir değişiklik ( ∆T0), GSMH’ nın denge değerinde bir değişikliğe (∆Y) yol açabilecektir. Bu modelde, bu etkiler cebirsel olarak şu şekilde gösterilebilir:
_ 1
∆Y = _______ (∆G0 )
1-c

__ 1
∆Y = _______ ( c∆T0 )
1- c

Burada vergi çarpanının kamu harcamaları çarpanının tersine negatif ve ondan küçük olduğu görülmektedir. Vergi çarpanı negatiftir. Çünkü, vergiler kullanılabilir kişisel geliri azalttıkları için milli gelir üzerinde azaltıcı bir etkiye sahiptirler. Vergi çarpanı, kamu harcamaları çarpanından küçüktür. Çünkü, vergilerin ilk etkisi, kamu harcamalarının ilk etkisi milli gelir üzerinde olmasına karşın, kullanılabilir kişisel gelir üzerindedir. Vergi durumunda nedensizlik bağı, vergilerden sırasıyla kullanılabilir kişisel gelire, tüketime, milli gelire, tüketime doğrudur. Kamu harcamalarındaki nedensellik bağı ise harcamalardan doğrudan doğruya milli gelire ve oradan tüketime doğrudur.
Kamu harcamalarındaki bir artışın vergi miktarına eşit bir artışla finansmanı halinde, ekonomik faaliyet üzerinde meydana gelen etki genişletici olacaktır. Bu durum,

_ 1 1
∆ Y = _______ (∆ G0 ) - ________ (c∆T0 ) şeklinde gösterilebilir.
1-c 1-c

Eğer devlet, harcama ve vergi miktarında eşit bir değişiklik meydana getirerek bütçesini denk tutarsa ( ki bu ∆G0 = ∆T0 demektir),
_
Y harcama ve vergilerdeki değişikliğe eşit bir miktarda değişecektir.

Bu sonuç, denk bütçe çapanı olarak bilinmektedir.
Denk bütçe çapanı: Kamu harcamalarındaki bir artışın vergilerle finanse edilmesi durumunda, milli gelir denge değerinin, kamu harcamalarındaki artış kadar değişmesi durumudur.
Denk bütçe çarpan kuramı, çeşitli varsayımlara dayanmaktadır.
. Kamu harcamalarının tümünün, mal ve hizmet alımına yönelen harcamalar olması gerektiğidir. Çünkü, eğer, devlet tarafından yapılan harcamaların tümü transfer harcamaları ise transfer harcamalarının milli gelir denge düzeyi üzerinde meydana getirdiği genişletici etki, vergilerdeki artışın milli gelir denge düzeyi üzerinde meydana getirdiği daraltıcı etki tarafından giderileceği için toplam etki sıfır olacaktır.
. Kamu harcamalarından yararlananların marjinal tüketim eğilimleri ile vergiyi ödeyenlerin marjinal tüketim eğilimlerinin aynı olması gerektiğidir. Çünkü eğer bu durum gerçekleşmezse, vergi çarpanı, harcama çarpanı eşit olabileceği gibi daha küçük veya daha büyük olabilecektir.
. Kamu harcamalarında bir artış olduğu zaman, bu durumun, özel harcamalar üzerinde olumsuz bir etki meydana getirmemesi gerektiğidir. Çünkü, kamu harcamaları bazen özel yatırım harcamaları ile rakip olabilmektedir.
. Faiz oranlarının değişmeden kalması gereğidir, aksi takdirde, örneğin, daha yüksek faiz oranları özel yatırım harcamaları üzerinde dolaylı olarak olumsuz bir etki yaratabilecektir.

Transfer Harcamaları
Bu modelde birincisinden farklı olarak, otonom kamu transfer harcamaları da (Tr0 ), mal ve hizmet alımına yönelen harcamalar gibi toplam kamu harcamalarının bir öğesi olarak yer almaktadır. Birinci modelde olduğu gibi bu modelde de GSMH’ nın parasal değeri o ekonomideki kişilerde kişisel gelir olarak elde edilmekte, buna ek olarak, kamu transfer harcamaları kişisel gelirlere yapılan bir ek olarak alınmaktadır. Bu durumda, şimdi kişisel gelir Y + Tr0’ ye eşit olmaktadır. Toplam talep eşitliğinin, her iki tarafına Tr0 ‘ ı eklersek,
Y + Tr0 = C + I 0 + G0 + Tr0

Kullanılabilir gelir şimdi, Yd = (Y + Tr0) – T0 olarak tanımlanmaktadır. Tüketim ise kullanılabilir gelirin bir fonksiyonu olarak
C= C0 + c (Yd) , burada Y yi çözersek

_ 1
Y= _______ ( C0 + I0 + G0 – cT0 +cTr0 ) elde edilmektedir.
1-c

Mal ve hizmet alımına yönelen kamu harcamalarında ve vergilerde yapılacak herhangi bir değişiklik, GSMH’ nın denge düzeyi üzerinde, ilk modelde olduğu gibi, aynı etkiye sahiptir. Kamu tarsfer harcamalarındaki bir değişiklik ise Y yi şu şekilde etkileyecektir:
1
∆Y= ______ ( c∆Tr0 )
1-c
Gelire Bağlı Vergiler
Modelimizde, tüm GSMH’ nın kişiler tarafından kişisel gelir olarak elde edildiği ve kişisel gelirin bir öğesi olan transfer harcamalarının vergi dışı olduğu varsayıldığında vergi fonksiyonu; T = tY şeklinde yazılabilir. Burada, t nisbi vergi oranıdır.
Kullanılabilir gelir tanımı şimdi,
Yd = (Y + Tr0) – tY = (1-t) Y + Tr0

Olmaktadır. Bu modelde de önceki modellerde olduğu gibi tüketim kullanılabilir gelirin bir fonksiyonu olarak alınmıştır ve GSMH’ nın parasal değeri, bu üretim için nihai talep toplamına eşittir. Burada Y yi çözersek sonuç,
_ 1
Y = ______ (C0 +I0 + G0 + cTr0) olacaktır.
1-c (1-t)

Bu modelde vergiler, otonom olarak alınmamıştır. Böylece, çarpanın yeni ifadesi [1/1(1-t)]] olmaktadır. Pozitif bir vergi oranı dikkate alındığında çarpanın değeri azalmaktadır. Tüketime harcanan vergilenebilir kişisel gelir, c(1-t) ye eşit olmaktadır ve c(1-t), vergilenebilir kişisel gelire göre marjinal tüketim eğilimidir.
Bu modelde, mal ve hizmet alımına yönelen kamu harcamalarındaki veya transfer harcamalarındaki bir değişikliğin GSMH’ nın denge değeri üzerindeki etkisini gösteren eşitlikler değişmiş ve,

_ 1 _ 1
∆Y = ______ ∆G0 ∆Y = ______ (c∆Tr0) şeklini almıştır.
1-c (1-t) 1-c (1-t)

Maliye Politikası ve Açık Ekonomi
Keynesyen analizde, açık ekonomi varsayımını kabul ederek ithalat ve ihracat kalemlerini de modele ilave ettiğimiz takdirde, gelir denklemi,
Y = C + I0 + G0 + (X0 –M )
Olmaktadır. Burada X ihracatı, M ithalatı göstermektedir. Modelde ihracatın otonom olduğu, ithalatın ise gelirin bir fonksiyonu olduğu varsayılmaktadır. Bu durumda ithalat,
M = mY
Denklemi ile tanımlanabilir. Burada m, marjinal ithalat eğilimin göstermektedir. Bu eşitlik daha önce verilmiş olan mal piyasası eşitlikleri ile birlikte alınıp, çözümlendiğinde,
_ 1
Y= __________ ( C0 +I0 +cTr0 +G0 + X0)
1-c(1-t) + m

elde edilmektedir. Böylece, çarpanın yeni ifadesi [1/1 – c (1 – t ) + m] olmaktadır. Görülmektedir ki ekonominin dışa açık olması halinde, çarpanın değeri azalmaktadır. Çünkü bu durumda, yurt içinde yaratılan talebin bir kısmı dış ticaret yolu ile yabancı mallara kaymaktadır.
Son yıllarda daha geniş kapsamlı olarak açık ekonomi maliye politikası modelleri geliştirilmeye başlanmıştır. _ 1
Genişletilmiş model, Y= _______ A
1- f

olarak genel bir biçime dönüştürülebilir. Burada A tüm otonom elemanları, f ise ele alınan modelde Y yi etkileyen tüm katsayıları göstermektedir.

YATIRIMLARIN DEĞİŞKENLİĞİ VE MİLLİ GELİR: IS EĞRİSİ
Belirlenmiş olan mal piyasası eşitliklerine, yatırım harcamalarının bir kısmının faiz oranının bir fonksiyonu olduğunu gösteren eşitliği eklersek;
I = I0 – ir olur.
Burada; I0 sıfır faiz oranındaki yatırım miktarını, r faiz oranını, i ise faiz oranındaki herhangi bir değişiklik sonucu yatırım miktarının ne kadar azalacağını belirten katsayıyı göstermektedir. Eşitlik genel formüle eklendiğinde formül,
_ 1
Y = ______ (A – ir)
1- f
şeklini alacaktır. Keynesyen diyagramda ifade edilen temel eşitliktir ve r0 faiz oranı temel alınarak çizilmiştir. Bu modelde şimdi, nominal parasal bir değişkendeki (faiz oranı) değişikliğin etkisin göstermek mümkündür.
Örneğin, faiz oranındaki r0 dan r1 e doğru bir artış, yatırım miktarını i∆r kadar azaltacak, bunun denge gelir düzeyi üzerindeki etkisi ise çarpanın değerine ( 1/1-f) bağlı olacaktır. Böyle bir durumda denge gelir düzeyinde Y0 dan Y1 e doğru bir azalışın gerçekleştiği görülmektedir.
Şekil gelir düzeyi ile faiz oranı arasındaki ilişki gösterilmektedir. IS eğrisi olarak isimlendirilen bu ilişki, planlanan toplam talep düzeyinin çıktı (gelir) düzeyine eşit olduğu tüm denge bileşimlerinde faiz oranı ve gelir bileşimlerini göstermektedir. Buna göre, daha yüksek faiz oranları yatınım talebini azalmakta ve böylece toplam talep ve gelir düzeyi düşmektedir.

PARA ARZI VE MİLLİ GELİR: LM EĞRİSİ
LM eğrisinde mal ve hizmet piyasası yerine para arz ve talebi üzerinde kurulacak, diğer bir deyişle,para piyasasındaki denge koşulları incelenir.
Para talep fonksiyonunda iki varsayım söz konusudur. Bunlardan birisi, faiz oranının elde tutulan nakit paranın (likitide tercihinin) fırsat maliyetini göstermesidir. Bu durumda, diğer koşullar eşit olduğunda daha yüksek faiz oranı sorucunda kişilerin ellerinde tuttukları paranın azalması beklenmektedir. Diğeri ise işlem güdüsüyle para talebini içermektedir. Bu tür para talebi gelir düzeyi ile pozitif ilişkilidir. Bu varsayımlar,
Md=xY – yr
şeklinde ifade edilebilir. Burada Md toplam para talebini Y ve r, gerçek gelir düzeyi ve faiz oranına karşı duyarlılığını gösteren katsayıları göstermektedir.

Şekilde Md (Y) olarak ifade edilen eğriler Y1 ve Y2 gelir düzeylerinde (ki burada Y2>Y1 dir) para talebi fonksiyonunu göstermektedir. Eğer,, nominal para arzı miktarının ( M ) para otoritelerince belirlendiği ve bu noktada fiyat düzeyinin (P1) sabit olduğu varsayılırsa gerçek para arzı (M/P1) Şekil a da olduğu gibi gösterilebilecektir. Şekildeki Y1 ve Y2 gerçek gelir düzeylerindeki (bunlara ilişkin faiz oranları r1 ve r2 olarak) değge noktalarını göstermektedir. Faiz oranının ve gerçek gelir düzeyinin kapsandığı şekil (b) de bu ilişki para piyasasındaki noktalarını gösteren pozitif LM eğrisine çevrilmektedir.
LM eğrisi: Reel para talebinin para arzına eşit olduğu faiz oranı ve çıktı düzeyi bileşimlerini gösteren eğridir.
IS ve LM eğrileri aynı diyagram üstünde gsterildiği zaman ise para ve mal piyasalarındaki denge noktaları elde edilmiş olmaktadır.

Örneğin, otonom harcamalar IS eğrisinin pozisyonunu belirlemeye yardım ettiğinden, kamu harcamalarındaki bir artış IS eğrisini sağa doğru hareket ettirecektir. IS eğrisi IS’ e hareket ettiği zaman ise hem gelir düzeyi (Y1 den Y2 ye) hem de faiz oranı (r1 den r2 ye) artmaktadır,
Ancak burada dikkat edilmesi gereken maliye politikasının gelir düzeyinin değişiminde ne kadar etkili olacağı konusudur. Burada IS ve LM eğrilerinin eğimi çok önemli olmaktadır. LM eğrisi dikse,kamu harcamalarında gerçekleştirilecek bir artış gelir miktarını arttıracak, bu işlem güdüsüyle para talebinin artmasına neden olacak, bu durumda faiz oranları artacak ve böylece özel yatırımlar dışlanmış olacaktır. Bu durumda gelir düzeyindeki artış, eğer faiz oranı etkisi söz konusu olmasa idi meydana gelen artış kadar büyük olmamaktadır. Faiz oranının bu etkisi, bir ekonomide artan kamu harcamalarının gelir düzeyi üzerindeki genişletici etkisini azaltmaktadır (dışlama etkisi).
Eğer kamu harcamalarındaki bu artış para arzındaki bir artışla finanse edilirse LM eğrisi sağa doğru hareket etmekte ve faiz oranındaki yükselme önlenebilmektedir.
FİYAT DEĞİŞİKLİKLERİNİN ETKİLERİ
Eğer bir ekonomide fiyatlar genel düzeyi yükselirse, diğer koşulların aynı kaldığı varsayımı altında, gerçek para arzı kısıtlanacak ve LM eğrisi sola kayacaktır.
Eğer fiyat düzeyindeki değişikliklerin, diğer değişkenler üzerinde bir etkisi yoksa LM eğrisi, değişmeden aynı kalan IS eğrisini, daha yüksek bir faiz oranı, ancak daha düşük bir gelir düzeyinde kesmektedir. Bu, daha düşük bir gelir düzeyinde daha yüksek bir fiyat düzeyi anlamındadır.
Bu konuda değişik açıklamalar söz konusudur. Bunlardan biri tüketime ilişkindir. Eğer kişilerin tüketim kararlarının kullanılabilir gelirleri ile olduğu kadar gerçek refahları ile de ilişkili olduğu kabul edilirse, bu ekonomide fiyat düzeyindeki değişiklikler varlıkların gerçek değerini değiştirerek toplam talebi etkileyebilecektir. Ayrıca, yine bir ekonomide beklenmeyen bir fiyat artışı, borçluların gerçek borç değerini ve alacaklıların gerçek alacak değerini düşürecektir. Böylece alacaklılardan borçlulara doğru söz konusu olabilecek bu yeniden dağılım bir ekonomideki tüm tüketim kararlarını etkileyebilecektir.

ÜNİTE – 4
EKONOMİK İSTİKRARIN GERÇEKLEŞTİRİLMESİNDE PARA VE MALİYE POLİTİKALARININ NİSBİ ETKİNLİĞİ

KAPALI BİR EKONOMİDE PARA VE MALİYE POLİTİKALARININ NİSBİ ETKİNLİĞİ
Hicks ve Hansen’ in IS-LM eğrileri analizinde IS eğrisi, yatırılabilir fon piyasasını (tasarruf ve yatırım) dengede tutan faiz oranları ve gelir düzeyleri arasındaki ilişkiyi, LM eğrisi ise para piyasasını (para arzı ve talebi) dengeleyen faiz oranları ve gelir düzeyleri arasındaki ilişkiyi göstermektedir. Bu ekonomide genel denge, yatırılabilir fon ve para piyasasının dengede olmasını gerekli kıldığından, bu iki eğrinin kesiştiği yerde dengeye ulaşılmaktadır. Ancak, bu denge düzeyi her zaman tam istihdam denge düzeyi olmayabilir. O zaman, yani eğer bu denge düzeyi tam istihdam denge düzeyi değilse, tam istihdam denge düzeyine ulaşmak amacıyla uygun para ve maliye politikaları veya her iki politikanın uygun bileşimleri yoluyla bu eğriler hareket ettirilebilir ve dengeye ulaşılabilir. Kamu harcamalarındaki veya vergilerdeki değişiklikler IS şedülünü, para arzındaki değişiklikler ise LM şedülünü etkiler.
Bir ekonomide, denge gelir düzeyi üzerinde para ve maliye politikalarının etkinlik derecesi, o ekonomide spekülasyon güdüsüyle para talebi eğrisinin ve yatırım talebi eğrisinin faiz oranına göre esnekliklerine bağlıdır. Bu durum IS – LM eğrileri analizi yardımıyla açıklanabilir.
. Spekülasyon güdüsüyle para talebi faiz esnekliğinin sonsuz, yani LM eğrisinin yatay eksene paralel olduğu kesimde ( ki burada, gelirdeki artışlara karşın faiz oranı yükselmemektedir) gelir düzeyi ancak maliye politikası (örneğin, kamu harcamalarının artırılması) yoluyla arttırılabilinir.
. Spekülasyon güdüsüyle para talebinin faiz esnekliğinin birim ile sıfır arasında yer aldığı kesimde hem maliye politikası hem de para politikası gelir düzeyini artırmada etkindir.
. Spekülasyon güdüsüyle para talebinin faiz esnekliğinin sıfır olduğu kesimde gelir düzeyini artırmada yalnızca para politikası etkili olmaktadır. .
Bir ekonomide hangi durumlarda hangi politikanın daha etkin olduğu konusu IS eğrisi kullanılarak da yanıtlanabilir.
. Yatırım talebinin faiz esnekliğinin sıfır olduğu bir kesimde para arzının artırılması ve bu yolla faiz oranının düşürülmesi yatırım miktarını etkileyemeyeceği için ancak kamu harcamaları artırılarak gelir düzeyi artırılabilir.
. Yatırım talebinin faiz esnekliğinin sonsuz olduğu kesimde gelir düzeyini artırmada maliye politikası etkisiz kalmakta, ancak, para politikası etkili olmaktadır.
. Bu iki durum arasıdaki kesimde ise gelir düzeyi üzerinde hem para hem de maliye politikası etkili olmaktadır.
Keynesyen ekonomistler, genellikle likidite tuzağı varsayımında bulunarak, bir ekonomide denge gelir düzeyinin belirlenmesinde para politikasının etkinliğinin olmadığını, buna karışın maliye politikasının kullanılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Monetaristler ise spekülasyon güdüsüyle para talebinin faiz esnekliğinin küçük, hatta sıfır olabileceğini savunurlar. Onara göre paranın dolaşım hızı istikrarlıdır. Bu durumda, gelir düzeyini artırmak için mutlaka para arzının artırılması gerekmektedir. Yani, para politikası etkilidir.

Para Politikasının Etkinliği
Ekonominin tam istihdam gelir düzeyinin altında dengede olduğu bir durumda, Merkez Bankası’ nın para arzını artırdığını (ki bu, LM eğrisinde sağa doğru bir değişikliğe yol açacaktır) varsayalım. Parasal böyle bir işlemin ekonomik faaliyet düzeyini etkileme süreci şu şekildedir: Para arzındaki bir artış kişi ve firmaların nominal gelirlerini artıracak, gelirleri artan kişi ve firmalar, artan bu gelirleri ile tahvil satın almak isteyecekler, bu durum tahvil fiyatlarını yükseltecek ve sonuçta faiz oranlarında bir düşme meydana gelecektir. Ödünç alma maliyetindeki bu düşüş yatırımları özendirecek (ki bu, IS eğrisinde sağa doğru bir değişikliğe neden olacaktır), yatırımlardaki bu artış ise çarpan aracılığıyla gelir düzeyini yükseltecektir. Para arzı azaldığında ise bunun tersi bir durum meydana gelmektedir. Yani ekonomi üzerinde para arzındaki bir artış genişletici, para arzındaki bir azalış ise daraltıcı bir etki yaratmaktadır. Para arzındaki bir artışın, toplam talep ve buradan gelir düzeyi üzerindeki etkisinin büyüklüğü ise; spekülasyon güdüsüyle para talebinin faiz esnekliğine bağlı olarak, faiz oranlarının ne kadar düştüğüne ve faiz oranlarındaki düşme sonucunda, yatırım talebinin faiz esnekliğine bağlı olarak yatırım miktarının ne kadar artacağına bağlıdır.
Keynesyen görüşte, spekülasyon güdüsüyle ara talebinin faiz esnekliğinin çok yüksek, buna karışın yatırım talebinin faiz esnekliğinin çok düşük olduğu varsayılmaktadır. Bu varsayımlar altında, para arzındaki bir artış nedeniyle her zaman toplam talep artırılamamakta ve böylece tam istihdam dengesi sağlanamamaktadır. Çünkü, faiz oranı belli bir taban düzeye indikten sonra, para arzı ne kadar artırılırsa artırılsın, faiz oranı daha faza düşmemekte, bu faiz düzeyinde elde nakit tutmanın fırsat maliyeti düşük olduğu için tüm ek para, spekülasyon güdüsüyle talep edilmektedir. Bu, belli bir taban faiz oranı düzeyinde, spekülasyon güdüsüyle para talebinin faiz esnekliğinin sonsuz olması demektir. Ayrıca, gelecek hakkındaki beklentileri olumlu olmadığı için faiz oranı ne kadar düşük olursa olsun, yatırımcılar yatırım yapmaktan kaçınmaktadırlar. Bu da yatırım talebinin faiz esnekliğinin sıfır olması demektir. Keynesyen görüşte, maliye politikası önem kazanmakta, para politikası yalnızca destekleyici bir politika olarak ele alınmaktadır.
Temel olarak Keynesyen görüşü benimseyen çağdaş Keynesyenler ise ilk Keynesyenlerden farkı olarak ekonomik faaliyet düzeyi üzerinde hem para, hem de maliye politikasının etkinliği üzerinde durmaktadırlar. Ancak, bu ekonomistler, para politikasının rolünü belirtmekle birlikte, gelir düzeyi üzerinde maliye politikasındaki değişikliklerin etkisinin daha açık ve doğrudan olduğunu ifade etmektedirler. Çağdaş Keynesyenler ekonomik faaliyetteki değişikliklerin para arzında birtakım değişikliklere neden olduğunu belirtirler. 1970’ lere kadar çağdaş Keynesyenler bir ekonomide faiz oranının istikrarının sağlanması para politikasının hedef değişkeni olarak almışlardır.
Çağdaş Keynesyenler, ayrıca bir ekonomide özel ve kamu sektörü harcamalarının artması nedeniyle toplam talebin yükselmesi sonucunda fiyatlar genel düzeyinin yükselebileceğini ifade etmişlerdir. Monetarisktler bir ekonomide para arzındaki değişikliklerin, zorunlu olarak faiz aracılığı ile ekonomik faaliyet üzerinde bir etkide bulunacağı görüşünü benimsememektedirler. Onlara göre, para arzı ile parasal gelir düzeyi arasında doğrudan ve güvenilir bir ilişki söz konusudur. Bu görüşe göre faiz oranına karşı esnek olmayan karalı bir para talebi fonksiyonunun varlığı varsayımına dayanmaktadır. Eğer, para talebi faiz oranına göre esnek değilse, paranın dolaşım hızının sabit olarak kabul edildiği klasik modelin varsayımı altında, para politikasının ekonomik faaliyet üzerinde önemli ölçüde etkili olduğu sonucuna varılmaktadır. Çünkü, para arzı kontrol edilmek suretiyle gelir, istihdam ve fiyat düzeyi kontrol edilmiş olmaktadır.
Keynesyenlerden farklı olarak uzun dönemi temel alan monetaristler, uzun dönemde Keynesyen sonuçların sarsıldığını, politikaların uzun dönemde etkileri bilindiği taktirde, klasik görüşün savunduğu nötr para kavramının doğrulandığını ifade ederler.
Nötr para: Para stokundaki bir değişikliğin, reel değişkenleri değiştirmeden, yalnızca fiyat düzeyinde bir değişmeye neden olmasıdır.
Keynesyenlere göre para nötr değildir. Onlara göre, para arzındaki bir artış faiz oranını düşürecek, faiz oranının düşmesi daha fazla harcamaya neden olacak, sonuçta gerçek üretim düzeyinde bir artış meydana gelecektir. Monetaristler bu görüş karşıdırlar. Onlara göre, para arzı kısa dönemde gerçek üretim düzeyini belirlerken, uzun dönemde nötr bir etki meydana getirerek yalnızca fiyatlar genel düzeyini (enflasyon oranını ) belirleyecektir. Bunun nasıl gerçekleşeceğini ise monetaristler şu şekilde açıklarlar. Bu açıklamada en önemli öğe reel balans (elde tutulan gerçek para değeri ) etkisidir ve onlara göre bu öğenin harcamalar üzerinde önemli bir etkisi vardır. Örneğin, bir ekonomide parasal bir genişleme politikası sonucunda para arzı artırıldığı zaman, kişler daha fazla para arzındaki bir artışın kısa dönemli etkisidir. Monetarist düşünceye göre, uzun dönemde para arzındaki bir artışın ekonomi üzerindeki gerçek etkisi, piyasadaki fiyat ayarlamaları nedeniyle, ortadan kalkmaktadır. Çünkü, belli bir dönem sonra ekonomide artan harcamalar, fiyatların yükselmesine yol açacak ve reel balans belli bir dönem sonra tekrar düşecektir. Bu süreç gerçek üretim başlangıç düzeyine dönünceye kadar devam edecek ve böylece para arzı artışı sonucunda ekonomi üzerinde meydana gelen tek değişiklik, daha yüksek fiyat düzeyi olacaktır.
Keynesyenler ile monetaristler arasındaki en önemli görüş farklılılarından bir diğer, para ile mali varlıklar ve para ile reel varlıklar arasındaki ikame edilebilirlik konusundur. Keynesyenlre göre yalnızca para ve mal varlıklar birbirini daha yakından ikame ederler. Bu durumda, kişiler daha fazla paraya sahip oldukları zaman, portföylerini örneğin, uzun süreli devlet tahvilleri gibi likit mali varlıklar satın alarak ayarlayacaklardır. Bu alımlar bu varlıkların fiyatlarını yükseltecek, faiz oranlarını ise düşürecektir. Monetaristler ise yalnızca mali varlıkları paranın yakın bir ikamesi olarak görmezler. Onlara göre para, mali veya reel tüm varlıkların ikamesidir.
Bu durumdan şu sonucu çıkarmak mümkündür. Kişiler daha paraya sahip oldukları zaman, bu parayı , sermaye malları ve dayanıklı tüketim mallarını da kapsayan tüm varlıkların alımları için harcayacaklardır. Para arzındaki bir değişikliğin etkisi, bu nedenle geniş olarak yayılacak, bu varlıkların üretiminde bir artışa neden olacak ve bu yolla parasal gelir düzeyi yükselecektir.
Monetaristler, para arzındaki değişikliklerin, faiz oranları yoluyla ekonomik faaliyet üzerinde bir etkide bulunacağı şeklindeki Keynesyen görüşü benimsememektedirler. Onlara göre, para arzındaki bir artış, reel varlıkların üretim düzeyinde bir artışa neden olacaktır. Bu ise para arzı ile parasal gelir düzeyi arasındaki yakın ilişkinin varlığı anlamındır.

Maliye Politikasının Etkinliği
Ekonominin tam istihdam gelir düzeyinin altında dengede olduğu bir durumda bu kez kamu harcamalarında bir artış yapıldığını var sayalım. Bu durumda toplam talep artacak ve IS eğrisi sağa kayacaktır.kamu harcamalarının finansmanını göz önünde bulundurulmadığı bir durumda harcamalardaki bu satış sonucunda ekonominin gelir düzeyi üzerinde meydana gelen bir değişikliğin kamu harcamaların çarpanı kadar olduğu bilinmektedir. Örneğin, eğer artan kamu harcamaları Merkez Bankasından yapılan borçlanma yoluyla finanse edilirse hem IS, hem de LM eğrisi etkilenecektir. Çünkü, kamu harcamalarında ki değişiklik IS eğrisini, para arzındaki değişiklikler ise Lm eğrisini etkilemektedir. Kamu harcamalarındaki artışın para arzındaki eşit bir artışla finansa edildiği böyle bir durumda, para arzı kamu harcamalarından daha fazla artacağı için LM eğrisi IS eğrisinden daha fazla sağa doğru hareket edecektir. Böylece faiz oranları düşecek, bu durum yeni yatırımları teşvik edecek ve yeni denge gelir düzeyi, başlangıç maliye politikaları çarpanının yarattığı gelir düzeyindeki artıştan daha fazla olacaktır. Eğer, faiz oranı taban düzeyinde ise , LM ve IS eğrisindeki değişiklikler faiz oranlarını etkilemeyecek ve gelir düzeyi faiz oranlarında herhangi bir değişiklik olmadığı için ilk maliye politikası çarpanının yarattığı gelir düzeyi kadar olacaktır.
Eğer artan kamu harcamaları vergi veya borçlanma yoluyla finansa edilirse para arzı sabit kalmakta ve bu nedenle LM eğrisi değişmektedir. Çünkü devlet harcama olarak gelir akımına soktuğu, miktarı vergileme ve borçlanma yoluyla piyasadan çekmektedir. Faiz oranı taban düzeyinde olmadığı sürece, yaratılabilir fon piyasası (mal piyasası) ve para piyasası arası etkileşimler faiz oranlarından bir artışa yol açacak, bu durum yatırımları azaltacak ve böylece, maliye politikası değişikliklerinin denge gelir düzeyindeki etkisi azalabilecektir.
Çağdaş keynesyenlere göre, kamu harcamaları arttığı zaman, kişiler işlem güdüsüyle daha fazla paraya gereksinme duymayacaklardır. Ancak, eğer ekonomide toplam para miktarı sabitse bu spekülasyon güdüsüyle para talebi azalırsa gerçekleştirilebilir. Sonuç olarak, eğer kamu harcamaları arttırılırsa, parasal gelirler artmakta ve kişiler daha fazla harcamada bulunmaları teşvik edilmektedir.
Ancak, harcamalardaki bu artış, işlem güdüsüyle ek para gereksinme yaratığı için faiz oranlarının yükselmesine ve böylece yatırım harcamalarının azalmasına neden olmakta ve sonuçta maliye politikasının değişiklerinin gelir düzeyi üzerindeki etkisi azala bilmektedir.
Çağdaş keynesyenler ile monetaristler arasındaki farka, bu etkinin büyüklüğü konusunda ortaya çıkmaktadır.çağdaş Keynesler bu etkinin küçük olduğuna inanmaktadırlar. Bu takdirde kamu harcamalarındaki yalnızca küçük bir kısmı özel yatırım harcamalarındaki bir azalma ile dengelenecek,sonuçta toplam talepte önemli bir net ayrış olacak ve gelir düzeyi artacaktır.
Monetaristler ise bu etkinin büyük olduğu inanmakta ve kamu harcamalarındaki bu artışın (faiz oranlarında önemli bir değişikliğe yol açarak) hemen hemen aynı miktarda özel yatırım miktarında bir azalmaya neden olacağını ve böylece toplam talep üzerinde yalnızca çok küçük bir artış meydana geldiğini ileri sürmektedirler. Monetaristlere göre,ancak harcamaların merkez bankasından yapılan borçlanma ile finanse edilmesi halinde, kamu harcamalarının toplam talep ve bu yolla gelir düzeyi üzerindeki etkisi genişletici olmaktadır.bu da para arzında bir artış meydana geldiği için para politikası alanına girmektedir.
Fiyatlar Ve Para ve maliye Politikalarının Etkinliği
Eğer genişleme sonucunda ekonomide fiyat düzeyi artıyorsa, para talebindeki artış, faiz oranlarında daha az bir düşme ile gerçekleşecektir. Bu, ekonomideki yatırım miktarının,eğer fiyat düzeyi aynı kalsa idi, artacağı miktar kadar artmaması anlamındadır. Böyle bir işlem sonucunda milli gelir düzeyinde meydana gelen artışın az olacağı ortaya çıkmaktadır. Artan talebe üretimin hiç karşılık veremediği ve fiyatların çok fazla arttığı bir durumda ise para talebindeki artışın para arzındaki artışı tümüyle karşılayacağı ve faiz oranlarının hiç düşmeyeceği ifade edilebilir. Uç bir durum olarak bu gelir düzeyi üzerinde para politikasının hiçbir etkisinin olmayacağı anlamındadır.
Bir ekonomide maliye politikası olarak kamu harcamalarında yapılan bir artış sonucunda gerçekleştirilen genişletici bir etki ile birlikte,fiyat düzeyinde bir artış meydana geldiğini varsayalım. Böyle bir durumda para talebi çok daha fazla artacak, faiz oranları daha çok yükselecek ve buna bağlı olarak, ekonominin yatırım miktarında bir azalma görülecektir. (dışlama etkisi). Fiyatların ve faiz oranlarının çok fazla arttığı bir durumda ise bir uç olarak,yatırım miktarı hemen hemen kamu harcamalarında gerçekleştirilen artışa eşit bir miktarda azalacaktır. Bu, milli gelir düzeyi üzerinde maliye politikasının hiçbir etkisi olmayacağı anlamındadır.
AÇIK BİR EKONOMİDE PARA VE MALİYE POLİTİKALARININ NİSBİ ETKİNLİĞİ
Dışa açık bir ekonomi iki sorunla karşı karşıyadır. İş ve dış dengenin gerçekleştirilmesi iç denge, örneğin, enflasyonun önlenmesi, işsizliğin arttırılması gibi
Konuları içerirken, dış denge, ödemeler dengesini sağlamak veya açığını azaltmak amacına yöneliktir.
İç denge: Tam istihdamı sürdürmek yada işsizliği azaltmak.
Dış denge: ödemeler dengesini sağlamak veya açığını azaltmaktır. Bir ekonomide istikrarın gerçekleştirilebilmesi için bu iki dengenin birlikte sağlanması gerekmektedir.ikinci dünya savaşı’ndan sonra batılı ülkeler gittikçe dış ülkelerle olan ilişkilerini arttırıp dışa açıldıkça ve ortak Pazar gibi ekonomik birleşme hareketleri yaygınlaştıkça, gelir düzeyini arttırmak,istihdam olanaklarını arttırmak,amacıyla alınan para ve maliye politikaları önemlerinin ekonomi üzerindeki etkileri azalmıştır. Ekonomiler dışa açıldıkça, uygulanan para ve maliye politikalarının bir yandan gelir düzeyi ve faiz oranlarını, bir yandan da dış ticaret ve sermaye hareketlerini etkileyerek ödemeler dengesinin fazla veya açık vermesine neden olduğu gözlenmiştir. Bu nedenle, bir ekonomide iç denge koşullarının da denge sınırlarına uygun bir şekilde gerçekleştirilmesi önem kazanmaktadır.
Sabit Döviz Kuru Sisteminde Para Ve Maliye Politikaları
Sabit döviz kuru sistemi (SKS): Merkez Bankası’nın belirlenmiş bir kur üzerinden döviz alım satımı yapmasıdır.SKS’nin uygulandığı bir ekonomide, ekonomi dengede iken milli gelir düzeyinin ve buna bağlı olarak istihdam düzeyinin arttırılmasının amaç olarak benimsendiğini varsayalım. Maliye politikası ile bu amacı gerçekleştirmenin bir yolu, kamu harcamalarını arttırmaktır. Başlangıç olarak, sermaye hareketlerinin göz önüne alınmadığı bir durumda, artan kamu harcamaları nedeniyle, ülke içinde yaratılan talep artışının denge gelir düzeyinin yükselmesine neden olacaktır.
Merkez Bankası SKS’nin geçerli olduğu bir ekonomide bu açığı döviz sürerek ve sonuçta piyasadan para çekerek karşılamakta, bu da ekonomide daraltıcı bir etki yaratmaktadır. SKS’nin uygulandığı ve sermaye hareketlerinin söz konusu olmadığı bir ekonomide maliye politikasının etkinliği, yalnızca talebin bir kısmının yurt dışına kaymasıyla değil, merkez bankasının açığı kapatmak döviz satarak piyasadan para çekmesi nedeniyle azalmaktadır. Sermaye hareketlerinin kapanması halinde tersi değişiklik gösterecektir. Çünkü böyle bir durumda, kamu harcamalarının artması nedeniyle yükselen faiz oranları, kısa dönemli mali sermayeyi ülkeye çekecek, diğer bir değişle, ekonomiye dış ülkelerden sermaye akımı meydana gelecektir. Ülkeye giren dövizleri satın almak için Merkez Bankasının ödemede bulunması ise piyasada para arzının artmasına neden olacak, böylece maliye politikasının denge gelir düzeyini arttırma derecesi, artan para arzı yoluyla daha da artacaktır.
Bir ekonomide gelir düzeyini ve istihdam olanaklarını arttırmak için para politikasına baş vurularak para arzının arttırıldığı bir durumda da yine ekonomide artan para arzı nedeniyle denge gelir düzeyi yükselecek, ancak artan talebin yurt dışına kayan miktarı dış ticaret açığına neden olacaktır. Merkez Bankasınca bu açığın döviz rezervleri eritilerek kapatılması halinde, para arzı azalacağı için denge gelir düzeyi daha düşük bir düzeyde olacaktır. Bu durum karşılaştırıldığında, farklılığın, para arzının arttırılması durumunda daha yüksek bir denge gelir düzeyine daha bir faiz oranı ile ulaşırken, kamu harcamalarının arttırılması durumunda daha yüksek bir gelir düzeyine daha yüksek bir faiz oranı ile ulaşıldığı anlaşılmaktadır. Konuya sermaye hareketlerini de kattığı taktirde, artan para arzı nedeniyle düşen faiz oranları, kısa vadeli sermayenin cazip yatırım olanakları nedeniyle yurt dışına kaymasına yol açacaktır.

Bu durumda Merkez Bankası ülke parası satın alıp, döviz rezervlerini eritecek, diğer bir deyişle ekonomide para arzını daraltacaktır. Bunun sonucunda faiz oranlarının yeniden yükselmesi, yurt dışında sermaye akışını önlemiş olacak, ancak daha önce yükselmiş olan gelir düzeyi tekrar başlangıç düzeyine inecektir. Bu durumda para politikası ekonominin gelir düzeyini artırma konusuda etkisiz kalmaktadır.
SKS’nin uygulandığı bir ekonomide maliye politikasının kısmen etkili bir araç olarak kullanılmasına karşın, para politikasının etkinliğinin hiç olmadığı anlaşılmaktadır.

Esnek Döviz Kuru Sisteminde Para ve Maliye Politikaları
Esnek döviz kuru sistemi ( EKS ): Döviz kurunun, döviz arz ve talebini eşitleyecek şekilde piyasada belirlenmesidir. EKS’nin uygulandığı bir ekonomiyi göz önünde bulundurduğumuzda yine gelir ve istihdam düzeyinin artırılması istendiği bir ekonomide başlangıçta sermaye hareketlerini göz önünde bulundurulmadığını ve kamu harcamalarının artırıldığını varsayarsak artan harcamalar nedeniyle toplam talep ve buna bağlı olarak gelir düzeyi artmakta, ancak bu talebin bir kısmı yurt dışına kaymaktadır. Ancak, EKS’de paranın değeri arz ve talep koşullarına göre değiştiği için artan ithalat nedeniyle yabanca paraya talep artacak, böylece döviz fiyatı yükselirken, ülke parasının değeri düşecektir. Bu durumda ise yani dövizin pahalılaşması nedeniyle, yurt dışında kaymak isteyen talep yurt içinde kalacaktır. Bunun sonucunda dış ticaret açığı artmamakta, Merkez Bankasının döviz rezervi etkilenmemekte ve para arzı azalmamaktadır. Bu, EKS’nin uygulandığı bir ekonomide , maliye politikasının etkinliğinin, ilave yurt içinde kaldığından ve buna bağlı olarak döviz rezervi değişmediğinden, diğer sisteme göre daha fazla olduğu anlamındadır. Sermaye hareketlerinin göz önünde bulundurulduğu durumda ise bilindiği gibi artan kamu harcamaları nedeniyle faiz oranı yükselmekte ve ülkeye sermaye akışı söz konusu olmaktadır. Merkez Bankasının piyasadan döviz satın alması durumunda para arzı artacak, faiz oranları ise düşecektir. Bu taktirde, gelir artışı para arzı artışı nedeniyle daha fazla olmaktadır.
EKS’de para politikasına başvurularak para arzının artırıldığı bir durumda da yine para arzı artışı nedeniyle ülke içinde yaratılan ilave talep artışının bir kısmı yurt dışına kayacak, bu nedenle, yabancı paraların değer artacak ve böylece talebin yurt dışına kayması önlenmiş olacaktır. Sermaye hareketlerinin göz önüne alındığı durumda ise paranın arzının artırılması sonucunda düşen faiz oranları nedeniyle kısa dönemli sermaye dış ülkelere akacaktır. Ancak, para değerinin arz ve talep koşullarına bırakıldığı esnek kur sisteminde bu durumda paranın dış değer düşecek ve sermayenin yurt dışına çıkması engellenmiş olacak ve sonuçta, para politikası etkinliğini koruyacaktır.
Sonuç olarak, EKS’ni benimseyen açık bir ekonomide genişletici maliye ve para politikalarının etkinliğinin SKS’de , yaratılan talebin bir kısmının yurt dışında sızması, Merkez Bankasının dış ticaret açığını kapatmak için döviz rezervlerini eritmesi sonucunda ekonomide para arzının azalmasıdır. SKS’de, sermaye hareketleri serbestse ve Merkez Bankası yeterli döviz rezervlerine sahipse maliye politikası para politikasına göre daha etkili olabilmektedir. Çünkü, bu sistemde sermaye hareketleri büyük dış ticaret açıklarına neden olmakta ve para politikasının etkilerini zayıflatmaktadır.
EKS’de ise talebin yurt dışında sızması önlendiğinden, Merkez Bankası para değeri değişmelerini önlemek için müdahale alımı ve satımı yapmadığı sürece sermaye hareketleri söz konusu olsa bile ekonomide genişletici politikaların etkinliği daha fazla olmaktadır.

Fiyatlar ve Açık Ekonomi
SKS’nin benimsendiği bir ekonomide meydana gelecek bir daeğişikliğin, örneğin fiyat artışlarının, birtakım etkileri olacaktır.
• Yurt içinde üretilen malların fiyatları arttığı, yabancı mallar ucuzladığı için ihracat azalacak, ithalat artacaktır.
• Fiyatların artması reel para arzını azaltacaktır.
• İhracatın azalması, ithalatın artması sonucunda dış ticaret açığında meydana gelecek artış, dışarıya döviz akışını hızlandıracaktır.
EKS’nin benimsendiği bir ekonomide ise fiyat artışları döviz kurunun değişmaesine neden olacak ve ülke parasının değeri düşecektir. Diğer taraftan, fiyat artışları reel para arzını azaltacaktır. Ayrıca ülke parasının değerinin düşmesi sonucunda, yurtiçi malların fiyatları artacağından ihracat miktarı azalacak, yabancı mallar nisbi olarak ucuzlayacağından ithalat artacaktır.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Yorum yazın